ANASAYFA » Azerbaycan » Azerbaycan Şairler » Klasik Azerbaycan sairleri SEyh nizami Gencevi

Cevapla
Alt 04-03-2012, 12:54   #1
AyMaRaLCaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Feb 2012
Mesajlar: 2.263
Konular:
Beğendikleri: 0
Beğeni Puanı: 0
Tecrübe Puanı: 10
AyMaRaLCaN is on a distinguished road
Teşekkürleri: 0
0 mesajına 0 kere teşekkür edildi.

Seviye: 38 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 283 / 943
Güç: 754 / 5947
Deneyim: 75%

Paylas
Standart Klasik Azerbaycan sairleri SEyh nizami Gencevi

Nizami Gencevi

[1140-1209]

Azerbaycan halkının büyük şair ve alimi olan Nizami Gencevi dünya edebiyatının Ömer Hayyam HomerosShakespeare Dante ve Puşkin gibi büyük kalem ustalarından birisidir. Nizami'nin Hamse'si (Beşlik) ve bu Hamse'ye dahil olan eserler kendisinden sonra birçok ünlü şair (Füzuli ve Navai dahil) tarafından taklit edilmiştir. Hamse'ye dahil olan eserler:

Sırlar Hazinesi

Hosrov ve Şirin

Leyli ve Mecnun

Yedi Güzel

İskendername



Dünyanın damarını kim tutsa Isa gibi

Insaf ve adalet ile olur dünya hakimi

Dünyaya fatih olmaz zulüm ile rezalet

Yer yüzünün fatihi adalettir adalet!



Her şey kainatta cezbe bağlıdır

Alimler bunu aşk adlandırır.



Ruhunun aynasından pak olsun koy varlığın

Kırk günün acısından gülsün bahtiyarlığın

Insan oğlu kazanar zındanda da şan-şeref

Getirmiştir Yusife karanlık zından şeref.

Kölelik zincirini acısız atmak olmaz

Izdırapsız azapsız şerefe yetmek olmaz.




Hanende bestesiz şarkı söylese

Söz ile kemança güler o sese.



Akıllı adamın söyledikleri

Yer altına düşse yitmez değeri.



Sözün de su gibi letafeti var

Her sözü az demek daha hoş olar.



Sözün kanatları var kuş gibi ince-ince

Dünyada söz olmasa neye gerek düşünce.



Dünya bir tarladır dikkatle baksak

Her kes birbirine çifçidir ancak



Dost ona derler sır saklar perde tutar

Düşman rüzgar gibi her zaman perde yırtar.



Akrebin düşmanlığı beterdir ejderhadan

Ejderha açık vurur akrep gizli her zaman.



Seni boğmak isteyen derin düşman

Cahil dostan iyidir bunu böyle bil sen.



Toprağa merhamet hayırdır inan

Lütfetsen gül verir zülm etsen diken.



Sana ne eylese evladın inan

Onu görecektir öz evladından.



Benim için üstünde gül olan diken

İyidir meyvesiz selvi ağacından.



İnsan bu dünyada daimi yaşar

Yurdunda bir evlad kalsa yadigar



Bu küre şeklinde yalnız yer değil

Her hat ki dönüyor yuvarlaktır bil.



(Nizami Gencevi Yer küresinin yuvarlak olduğunu ve döndüğünü Coopernic ve Galilei'den çok önce biliyordu. Nizami aynı zamanda Saturn yıldızının kendi dairesinin olduğunu 11. yüzyılda aşağıdaki cümle ile ifade ediyor: "Kısa bir süre içerisinde Saturn dairesi ile Yer küresinin merkezi arasında mevcut tüm bilimleri öğrenerek tüm bilimlerin ümmanı oldum". Saturn dairesi çok sonralar Avrupa'da Galileo Galilei tarafından bulunmuştur.)




[Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
[Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
AyMaRaLCaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-03-2012, 12:55   #2
AyMaRaLCaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Feb 2012
Mesajlar: 2.263
Konular:
Beğendikleri: 0
Beğeni Puanı: 0
Tecrübe Puanı: 10
AyMaRaLCaN is on a distinguished road
Teşekkürleri: 0
0 mesajına 0 kere teşekkür edildi.

Seviye: 38 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 283 / 943
Güç: 754 / 5947
Deneyim: 75%

Paylas
Standart

sirleri
Gece xelvetce bize sevgili yar gelmiş idi
Üzü aydanda gözel sevgili yar gelmiş idi.

Ter axıb gül yanağından bulud örtmüşdü ayı
Onu düşmenmi qovub könlü qubar gelmiş idi?

Ona men göz yetirib xelveti baxdım-baxdım.
Ovçunun ovlağına köhne şikar gelmiş idi.

Uyuyub her ikimiz rahat olub bir yatdıq
Bextimin baxçasına güllü bahar gelmiş idi.

Dedi: "Getmek demidir söyle ne isteyirsen yar?"
Bir öpüş istedim ondan...Yeri var gelmiş idi.

Ağlayıb getdi o yar göz yaşı yandırdı meni
Odlara yandı dilim sanki şerar gelmiş idi.

"Ey Nizami!"-dedi...Birden ayılıb gördüm o yox
Deme röyada bize çeşmi-xumar gelmiş idi.

Sözün de su kimi letafeti var
Her sözü az demek daha xoş olar.

Bir inci saflığı varsa da suda
Artıq içilende derd verir su da.

İnci tek sözler seç az danış az din
Qoy öz sözlerinle dünya bezensin.

Az sözün incitek menası solmaz
Çox sözün ker***tek qiymeti olmaz

Esli temiz olan saf mirvarılar
Suya ve torpağa min bezek vurar.

Medenle dolsa da her bir xezine
Her kiçik zerresi dermandır yene.

Üreyi oxşayan bir deste çiçek
Yüz xırman otundan yaxşıdır gerçek!

Yüz ulduz yansa da göylerde inan
Bir güne baş eymek xoşdur onlardan.

Göyde parlasa da ne qeder ulduz
Güneşdir nur veren aleme yalnız.

Nizami Gencevi



Şeyx Nizami Gencevi







Nizami Gencevi
Sensiz
Her gecem oldu keder gusse felaket sensiz
Her nefes зekdim heder qeddi o saadet sensiz.

Senin ol celb eyleyen bestline and iзtim inan
Hicrine yandı canım yox daha taget sensiz.

Başga bir yarı nece axtardım ey nazlı melek
Bilmirem sende dedin "Yox yare hacem sensiz".

Sen menim gelbime hakimsen gul oldu kцnьl
Sen ezizsen men ucuz bu hecem afet sensiz.

Ne gunumm var arayım men seni bextimdeki yox
Ne geder bir gaзmağa var mende cesaret sensiz.

Sen nizamiden eqer arxayın olsanda qulum
Qece qunduz arayıb olmadın raham sensiz.





Haqani Farsça Dili Azerbaycan Türk Edebiyatı

Azerbaycan’da Arap baskısının zayıflaması sonucu olarak ülkenin güneyinde Revvadi’lerin Kuzeyinde ise Şeddadilerin devletleri kuruldu. X. yy. sonlarında tarih sahnesine çıkan bu devletler ti
caretin şehirlerin gelişmesine ilmin ve kültürün yayılmasına gereken dikkati gösderdiler. XI. yy. sonlarında Azerbaycan’ın Selçuklular’m hakimiyeti altma geçmesi bu vaziyeti fazla değiştirmedi. Revvadiler ve Şeddadiler devrinde Azerbaycan’da gelişmeye başlayan İntibahRönesans hareketi yeni hanedanın hakimiyeti döneminde de devam etti. XI yy. Azerbaycan’da tedricen Farsdilli edebiyatın ağırlık kazandığı görülür. Arap dili bu dönemde Azerbaycan ilim özellikle de felsefe edebiyat tarihçiliği tarih vs. ilim sahalarında kullanılan bir dil idi. XI. yy. dünya çapında tanınan edebiyat nazariyecilerinden Hatib Tebrizî şiir sanatı kafiye vs. hakkındaki meşhur eserlerini bu dilde kaleme almıştı. Onun çağdaşı ve hemşehrisi Katran Tebrizi ise edebiyat tarihine Fars dilinde yazılmış güzel tabiat Tasvirli kasideleri ile dahil olmuştu.

XI. XII. asrlarda Ömer Genci Yusuf İbn Tahir Eynel güzzat Miyaneçi vs gibi Azerbaycan filozof ve alimleriArap dilinde onları bütün Şarkta tanıtmaya imkan sağlayan eserlerini yazdıkları sırada EbülUla GenceviKivami Müterrizi Fencevi Mehseti Gencevi Mücireddin Beylegani Kemaleddin Nahçıvani Feleki Şirvaniİzeddin Şirvani Hakani Şirvani Nizami Gencevi vs. gibi Azerbaycan şairleri de Fars dilinde gazel ve kasideler yazıyorlardı. XII yy. Azerbaycan’ın ekonomik hayatında yer alan kalkınma şehirlerin gelişmesi ve zenginleşmesi ticaret ve sanatkârlığın artması ülkenin yalnız sosyal ve siyâsî hayatında değil kültürel hayatında da yeni bir dönemin başlangıcını göstermekte idi. Bu devirde Azerbaycan topraklarında iki devlet mevcut idi. Kür nehrinin kuzey tarafında Şirvanşahlar güney tarafından ise İldenizler hanedanları hükümranlık ediyorlardı. İçsavaşlarm olmaması Şirvanşahlar ve ildenizler arasında normal münasebetlerin sürdürülmesi Azerbaycan topraklarının Batı ile Doğuyu birleştiren büyük kervan yolunun üzerinde olmasıburada iki asır sonra Avrupa Rönesansmı doğuran münbit zeminin daha önce oluşmasına imkan sağlamıştı.

Devletlerin varlığı ilim sanat adamlarının sarayın çevresinde toplanması XI. XII. yy. Azerbaycan’ında saray edebiyatı olarak adlandırılan bir edebiyat doğurmuştu. Saray şairleri Şirvan’da Şirvanşahlar’mTebriz’de ise İldenizlerin sarayları etrafında toplanmıştı. Saray şairlerinin eserlerinde ele aldıkları konular sınırlı idi. Hükümdarları ve asilzadeleri öven medhiyeler hükümdarın akrabalarının ve saraya yakın kimselerin ölümü halinde mersiyeler yazar devlet hayatındaki önemli olayları şiirle anlatırlardı. Şirvanşahlar sarayında şairlerinden oluşan bir edebî meclis oluşmuştu. Bu meclisin başında devrinin istidadh şairi EbülÜla Gencevi (10961159) vardı. Gence’de doğmuş EbülÜla 44 yaşında Şirvan’a göçmüş ve burada Melikü’ş Şüera (Şairler sultanı) unvanını kazanmıştı. EbülÜla üslûp güzelliği ile seçilen kasidelerin yazarıdır. Hakani Şirvani’nin bir şair gibi yetişmesinde ve ün kazanmasında onun rolü olmuştur.

Bu şairler meclisine dahil olan Feleki Şirvani (?1160) yalnız bir şair olarak değil aynı zamanda bir müneccimastrolog olarak da devirde yaygın bir üne sahipti. Feleki orta çağlar Azerbaycan şiirinde yaygınlaşan “Hebsiyye” lerin ilk örneğini vermiştir. EbülÜla’nm çevresine toplanan şairlerden İzeddin Şirvanidaha çok Qetran Tebrizi’nin geleneklerini devam ettirerek tabiat tasvirli eserler yapardı.
XII. asrın Farsdilli Azerbaycan şiirinde Şirvan mektebinin yanı sıra Gence ve Tebriz mektepleri de yetiştirdiği ünlü şairlerle temsil edilir. Gence’de yetişen şairlerden biri de Givami Müterrizi Gencevi (71190) idi. Şark kaynakları özellikle de en meşhur tezkire müelliflerin biri olan Devletşah Semerkandî onun Nizami Gencevi ile yakın akraba olduğunu söylemektedir. Givami de Nizami gibi hayatının sonuna kadar saraylardan uzakta yaşamış şair bağımsızlık ve özgürlüğünü saraya ve hükümdarlara bağlılıktan üstün tutmuş ibrera rağmen İldeniz hükümdarlarından Cahan Pehlivan’a Kızıl Arslan’a ve başkalarına medhiyeler yazmıştır.


Gence mektebinin başka bir istidadh temsilcisi ayni zamanda Azerbaycan edebiyatı tarihinde ilk kadın şaire olarak tanınan Mehseti Gencevi güzel rubailer müelifi idi. Kaynaklarda onun üç yüz kadar rubaisi kayıt olunmuştur. Bu rubailerde aşk insanın azadhğı ve hürriyeti hayatın tüm neşelerini tatmak arzusu önemli yer tutar. Farsdilli şiirde “şehraşub” adını alan “şehir şiiri”nden ilk örneklerinin de müellifi olarak bilinen Mehseti rubailerinin bir kısmında XII. yy. Gence şehir esnafının hayatını tasvir etmiştir. Şiir sanatında Hakani’nin devamcılarından biri gibi tanınan Mücireddin Beylagani (71191) de kendi mualliminin yolunu devam ettirerek zamaneye haksızlıklara karşı isyankar şiirler yazmıştır. Onun böyle eserlerinin birinin Azerbaycan Türkçesi’ne tercümesinde aşağıdaki keskin barışmaz mısraları okuyabiliriz:
Zamanla kertenkele olub keçinnem susuz
Abırımı tökmerem yaşamaram duygusuz.
Su te’bimin odunu söndürüb qoysa minnet
Susuzluqdan ölerem suya baxmaram elbet.

Hayatı Tebriz’de sona eren Mücireddin Beylagani burada Megberetü’ş şüera (Şairler kabristanı) olarak bilinen mezarlıkta defnedilmiştir. Onun Londra’da Britanya müzesinde olan Divan’ında şairin beş bin beytten fazla şiirleri toplanmıştır. Farsdilli Azerbaycan şürindeki Tebriz edebî mektebi iki kudretli sanatkârın Katran Tebrizi (10121088) ve Hatib Tebrizi’nin (10301109) adları ile temsil olunur. Tebriz yakınlarındaki Şadiabad köyünde bir köylü ailesinde doğan Katran Tebrizi hayatını Gence ve Tebriz’de sürdürmüştür. 1042 yılı Tebriz depremini anlattığı büyük kasidenin ve zengin tabiat tasvirleri ile dolu çok sayılı şiirlerin müellifi olarak tanınmaktadır. Katran Tebrizi’nin Fars dilinde yazmış olduğu şiirlerinde Türk güzellik ve kahramanlık simgesi olarak kullanılır. Fars dilinde yazan çağdaşları içerisinde Katran ilk defa olarak şiirlerinde Azerbaycan Türkçesi’nden bir çok kelimeler ve deyimler kullanmıştır. Kasidelerinin birinde “İnsanların hepsi sanki dikendirler. Ben boş yere bu dikenlerin arasında çiçek arıyorum” diye zamana ve insanlara acı acı sitem etmesine rağmen Katran’ın şiirlerinde insan sevgisi insana onun hayırseverliğine inancı kuvvetlidir.

Katran’m çağdaşı Hatib Tebrizi adını kendine mahlas olarak aldığı bu şehirde doğmuşsa da yirmi yaşında doğduğu şehri terketmiş bütün ha yatını Bağdat’ta meşhur Nizamiye Medresesinin müderrisi olarak geçirmiş ve 1109 da burada öl müştür. Hatib Tebrizi hem devrinin ünlü alim lerinden biri hem de şair olarak tanınmaktadır. O ilmî araştırmalarını Arap dilinde şiirlerini ise Fars dilinde yazmıştır. İlim öğrenmek içinyaya olarak Tebriz’den Şam’a yollanan Hetib Tebrizi devrin büyük Arap şairi ve alimi EbülÜla Müerri’nin ya nında eğitim görmüştü. Arap kaynakları Hatib Tebrizi’nin Azerbaycan Türkü olduğunu ve uzun süre Bağdat’ta Araplar içerisinde yaşamasına rağ men kendi dilini unutmadığını ve Bağdat’ta ona uğrayan hemşehirlileri ile bu dilde konuştuğunu yazıyorlar.

Buraya kadar adları hatırlatılan şairlerin hümanist mazmunlu eserleri diğer taraftan çok sayıda bilim adamının mimarın varlığı mûsikî ve minyatür sanatlarının genişmesi şehirlerin kalkınması eğitimin geniş çapta yayılması XII. yy. Azerbaycanmda özellikle de onun Şamahı Gence ve Tebriz gibi kültür merkezlerinde bir Rönesans havasının yaşandığını gösteriyordu. Avrupa Rönesansma ön alanı DoğuAzerbaycan Rönesansı fikrini ilk defa ünlü Azerbaycan edebiyat araştırmacısı Prof. Mikayıl Refili ileri sürmüş ve tarihîilmî açıdan temellendirmiştir. 1940 yıllarında ortaya atılan bu görüşe bir kısım Rus özellikle de Ermeni ve Gürcü alimleri büyük tepki göstermişlerdir. Ancak aradan geçen yıllar içinde ilim dünyasına sunulan yeni eserler araştırmalar Türkİslam dünyasında bir Rönesans yaşandığım ve Azerbaycan’ın da bu büyük çaplı kültür harekitinin dışında kalmadığını aksine onun gelişme merkezlerinden biri olduğunu açıklamıştır.

Azerbaycan’da yaşanan Rönesans devri edebiyatının ilk büyük temsilcisi Hakani Şirvani olmuştur. Efzeleddin Hakani 1126 ‘da Şamahı’da doğmuş 1199 da Tebriz’de vefat etmiştir.Olaylarla dolu gergin ve fırtınalı bir ömür yaşamış çağdaşları arasıda isyankâr bir şair olarak tanınmıştır. Kuşkusuz Hakani Nizami’ye kadarki Azerbaycan Edebiyatında yetişen en büyük şahsiyet en istidadlı şairdir. Bu edebiyatta mesnevinin ilk örneklerini Hakani vermiş zengin tarihî geleneklere malik kaside türünü ulaşılmaz bir yüksekliğe çıkarmıştır. Hakani’nin eserlerinde kötülüklerin inkârı ve güzelliklerin tasdiki alevli bir dille büyük inanç ve ihtirasla kaleme alınmıştır. Onun zengin edebî mirası on yedi bin beytlik divanından “Töhfetü’l Irageyn” (”İki Iragm hediyesi”) mesnevisinden ve XII. yy. Azerbaycan nesrinin ilgi çekici örneklerinden sayılabilecek altmış mektubundan oluşmaktadır.

Gence yaşlarında saraya giren şair burada hükümdar Şirvanşah Minüçehrün dikkatini çekmiş ve onun üzerine Hakani adını kabul etmiştir. Eğitimini döneminin tanınmış ilim adamlarından olan amcası Kafieddin Ömer İbn Osman’ın yanında alan Hakani Kurani Kerim’i deriden öğrenmiş dilcilik edebiyat matemetik ve felsefe hakkında yeterince bilgi almıştı. Bu yüksek medhiyelerle onun sevgisini kazanan Hakani çok geçmeden saray çevresinde yaşayamayacağını ikiyüzlü ve entrikalı bir hayatın onun bağımsızlık tutkusu ve isyankâr ruhu ile uyuşmadığını görerek saraydan uzaklaşmak istemiş ancak hakanın emri ile zindana atılmıştı. Meşhur Şabran Kalası’nda mahpus hayatı geçirdiği aylarda edebiyat tarihine “Hebsiyye” adı ile geçen şiirler silsilesini yaratmıştı. Bu şiirler silsilesine dahil olan kasidelerinin birinin çağdaş Azerbaycan Türkçesine tercümesinde aşağıdaki ıstıraplı ve isyankâr devre muhite ve kul tabiatli insanlara karşı barışmazhkla dolu satırları okuruz:

Her seher qalxar göye ah ile efğanım menim Qerq olar qanda şefeq tek çeşmigiryanım menim. Boynuma Zöhhak ilanı saldı ahenger bu gün Çün Firudin xeznesidir eqlü irfanım bu gün. Oxşayır künde ayağımda deyirman daşına Qanlı göz yaşımla işler bu eğirmanım menim.

Hakani’nin “Medain harabeleri” “Gesideyi Şiniyye” gibi kasideleri derin felsefi mazmunu ve sosyal konunun isyankâr bir tarzda ele alınması ile dikkati çeker. Bir zamanlar saray hayatını öven hakanları ve onların yakınlarını medheden şair bu eserlerinde artık en kudretli hakanın da hiçliğe yokluğa unutulmaya mahkûm olduğunu dünya üzerinde ebedî yaşayacak kuvvetin ise söz fikir olduğu kanaatına gelir. Medain’in herabelerini seyreden sanatkâr bir taraftan kederlenir çünkü burada toprak altına düşünen beyinler duyan yürekler gömülmüştür öbür taraftan ise sevinirçünkü Medain’i harabe durumuna getiren Sasani padişahlarının mezalimi acımasızlığı olmuştur. Zulm ise her yerde mahva mahkûmdur. Ona göre de şair tabiatın dünyanın bu ezeli kanununun bir daha gerçekleşmesinden sevinç duyar ve Medain herabelerinin zulme dayanan diğer şahlar ve sultanlar için de bir ibret olmasını temenni eder. Hakani’nin zamanıçağdaşları kendi hayat yolu edindiği siyâsî sosyal manevî ahlâkî kanaatlar onun başka bir büyük eserinde “Töhfetülİrageyn” mesnevisinde akseder. Hakanî Farsdilli Azerbaycan şiirini felsefî ruh ve sosyal mazmunla zenginleştirmiş şiiri sarayın hizmetçisi olmaktan uzaklaştırmıştı. Kurduğu gelenek sonraki asırlarda gerek Farsdilli gerekse anadilli Azerbaycan Edebiyatı’nı ve Fars Edebiyatı’nı kuvetli bir şekilde etkilemiştir. Emir Hüsrev Dehlevi Cami Türk şiirinin büyük üstadı Fuzûlî onun “Kesideyi Şiniyye”sine nazire yazmışlar. XIX. XX. yy. Azerbaycan Edebiyatı’nm Seyid Ezim Şirvani ve Sabir gibi sanatkârları aradan yüzyıllar geçmesine rağmen Hakani’yi sanat hocaları olarak adlandırmışlardır.

XII yy. da Farsdilli Azerbaycan Edebiyatının en büyük temsilcisi hiç şüphesiz Nizami Gencevi (11411209) olmuştur. Azerbaycan’ın eski kültür merkezlerinden ve XII. yy. İslam Şarkı’nın büyük şehirlerinden biri olan Gence’de doğan Nizami bütün hayatını burada südürmüş ona dünya şöhreti kazandıran meşhur eserlerini burada yaratmış ve burada da toprağa verilmiştir. Kendine kadarki ilim ve kültür geleneklerini dikkatle takip eden ve derinden benimseyen Nizami Doğu edebiyatlarında bu gün de sürdürülen büyük bir edebî geleneğin yaratıcısı oldu; lirik ve epik şiirin ulaşılmaz örneklerini ortaya koydu. Nizami’nin sanatı her şeyden önce hümanizmi ve demokratizmi ile seçilir. Şahların sergerdelerin saray güzellerinin bir kahraman olarak alınıp terennüm edildiği Şark edebiyatına o ilk defa sıradan olan insanı getirdi onun düşünce ve isteklerini açıkladı.

Dünya edebiyatı tarihine Nizami Gencevi adı ile girer. İlyas Yusufoğlu’nun bir Azerbaycan Türkü olduğunuFars dilinde yazdığı eserlerin hemen hepsinde Türk’ten bir bilgelik kahramanlık yiğitlik sembolü gibi söz açtığını hatta Peygamber’in kendisini böyle akılda ve zekada bir Türk’e benzettiğini XX. yy. Azerbaycan’ının büyük devlet adamı ve fikir mücahidi Memmed Emin Resulzade 1951′ de Ankara’da yayınladığı “Büyük Azerbaycan şairi Nizami Gencevi” adlı kitabında şairin kendi eserlerine dayanarak ispatlamıştır. Nizami’nin anasının Kürt kökenli olduğu şairin kendisinin ise İran’ın Kum şehrinde doğduğu yolunda İran Nizamişinasları’nm incelemelerinde ileri sürülen mülahazaların tarihî esastan mahrum olduğugenellikle şüpheli kaynaklara dayandırıldığı anlaşılmıştır. Nizami devrin talebine uygun şekilde ve aldığı talimterbiye icabmca eserlerini Fars dilinde yazmak zorunda kalmışsa da her zaman bir Türk gibi düşünmüş destanlarında Azerbaycan Türkleri’nin eski tarihî ile ilgili konulara ilgi göstermiş bütün eserlerini Türk hükümdarlarına sunmuştur.

Nizami Şark Edebiyatı tarihinde ilk “Hamse” müellifidir. Sonralar onun bu yaratıcılık geleneği Emir Hüsrev Dehlevi Nevai Cami vs gibi büyük söz üstadları tarafından devam ettirilmiş yalnız Fars dilinde değil Türk lehçelerinde de Nizami sanatının etkisi ile “Hamse”ler yazılmıştır. Nizami’nin eserlerini iki kışıma ayırmak mümkündür. Bunların bir kısmını şairin lirik mirası onun gazel kaside rubai vs. türlerinde yazdığı eserler oluşturmaktadır. Kaynaklar şairin bir divan oluşturacak kadar lirik eserler yazmış olduğunu gösteriyorlar. “Tezkiretü’şşüera” müellifi Devletşah Semerkandi Nizami’nin yirmi bin beytlik Divanının varlığını gösteriyor. Amma bu divana dahil olan eserlerin hepsi günümüze kadar oluşmamışlardır. Nizami’nin kaynaklarda adıgeçen büyük divanından şimdi ele yalnız yüz yirmi gazel altı kaside ve otuz rubai bilinmektedir. Gazellerin esas konusu muhabbettir. Tabii ki Nizami gibi büyük bir şairin muhabbet anlayışı da geniştir. Buraya yalnız güzele sevgiliye olan muhabbet değil aynı zamanda insana muhabbet Allah’a muhabbet motifleri de dahildir. Kasidelerinde ise daha çok bir filozof etkisi bırakır. Devrin mühim meseleleri insanıbeşer neslini zaman zaman düşündüren ilgilendiren önemli sorunlar yüzyıllardan beri cavapsız kalan sorular Nizami’yi çok ilgilendirir.

Nizami “Hamse” umumî adı altında birleştirilen beş büyük eserin müellifi olarak daha meşhurdur. Şairin kendisi bu eserlerin türünü “destan” olarak göstermiştir. Ama çağdaş Azerbaycan edebiyatşinaslığmda bu eserleri “poema” bazen de “menzum roman” olarak adlandırmak fikri kabul edilmiştir. Bu eserlerden ilki 11741175 yılında tamamlanan “Mehzenü’lesrar” (”Sırlar hazinesi”) destanıdır. Nizami’nin eserleri üzerinde çalışanlar“Mehzenü’lesrar”la XI. yy. Türk şiirinin büyük örneklerinden biri olan Yusuf Has Hacib’in “Kutadgu Bilik” adlı eseri arasında bir yakınlık ve bağlılık görmektedirler. Nizami özüne kadarki dönemde Şark Edebiyatı’nda artık bir sıra örnekleri verilmiş didaktik şiirin geleneklerinin devam ettirmiş ve onları daha da zenginleştirmiştir. Şair bu ilk büyük hacimli eserini Selçuk hükümdarı Fahreddin Behramşah Selçuki’ye sunmuştur.

Yirmi bölümden oluşan “Mehzenü’lesrar” manzum destanında bir şair olarak Nizami’yi düşündüren onun ilgisini çeken problemleradaletli hükümdar olgun insan kötülüklere haksızlığa karşı mücadele; emek veren insanın hükümdarlardan da üstün tutulması vs gibi sosyalahlakî meseleler olmuştur. Her bölüm de kendi içinde iki kısımdan ibarettir: birinci kısımda şair felsefî planda fikirlerini açıklar ikincisi ise bu fikirleri açıklayan destekleyen ibretamiz hikayeler verir. Bu eserle Nizami devrinin geniş çok farklı insanların ve sosyal tabakaların hayatını tasvir etmiştir. Ayrıca Nizami üstünlüğü sade insana vermiş zulümkaradaletsiz hükümdarlara devlet adamlarına nasihat etmiş doğru yol göstermiştir.

11801181′de tamamladığı “Hüsrev ve Şirin” manzum destanını Nizami Azerbaycan Atabeyler Devleti’nin hükümdarı Cihan Pehlivan’a sunmuştur. Bu eser gerçekten de insan hakkında onun kalp dünyasının büyüklüğü fikirlerinin genişliği aşkın ve zekanın her şeye galip gelen kudreti hakkında güzel bir destandır. Nizami’den evvel bu mevzuyu İran’ın büyük şairi Firdevsi işlemişti. Ama Firdevsi yalnız İran şahlarının tarihini tasvir etmeyi amaç edindiğinden efsanedeki büyük muhabbeti görmemiş onun uzağında kalmıştı. Nizami ise her şeyden önce insanı saflaştıran güzelleştiren bir muhabbet destanı yaratmıştı “Hüsrev ve Şirin” aynı zamanda Nizami’nin Azerbaycan’la en fazla ilgili olan eserlerindendir. Eserdeki olayların mühim bir kısmı Azerbaycan topraklarında geçer İran hükümdarlarına siyaset ve ahlak dersi veren Şirin Azerbaycan prensesidir.

Şirvanşah Ahsitân’m arzusu ile yazılan ve 1188′de tamamlanan “Leyli ve Mecnun” manzum arzusu destanında Nizami daha eski zamanlara dönmüş VI. VII. yy. Arap hayatını canlandırmıştır. Ama Nizami’nin bir şair olarak büyüklüğü onun en eski konuları bile yaşadığı dönemle bağlayabilmesi çağdaşlaştırması hem de bu konuya bir ebedî hayat kazandırabilmesi idi. Bu açıdan “Leyli ve Mecnun” destanında eski bir Arap efsanesine dayansa da bütün zamanlar ve bütün halklar için yakın ve anlaşılır olan güzel bir aşk romanı ortaya koymuştur. Nizami’nin bu eseri yalnız sevginin büyüklüğüne değil aynı zamanda bu muhabbeti yaşan ve yaşatan insanın büyüklüğüne ve azametine okunan bir şarkıya benzetilebilir. Nizami bütün eserlerinde olduğu gibi burada da insanın zulme haksızlıklara boyun eğmesini yüreğinde doğan itiraz sesini boğmaya çalışmasını her zaman suyun akarı ile yüzmeye can atmasını insanlık şerefini ve insan adını lekeleyen bir rezillik sayar; insana yiğit ve cesur yaşamayı aslan yürekli olmayı tavsiye eder.

“Yedi güzel” destanı (1197′de tamamlanmıştır) sanat yolunda olgunlaşan büyük tecrübe kazanmış bir şairin eseri olarak dikkati çeker. Bu destan kuruluş açısından da Nizami’nin en olgun eserlerinden biridir. “Yedi güzel” Merağa hükümdarı Aksungur Alaeddin Körpe Aslan’ın isteği üzerine yazılmış ve ona sunulmuştur. Şair bu eserinin konusunu eski İran tarihinden Sasani hanedanının beşinci hükümdarı Behram Gur’un hayatından almışsa da daima takip ettiği geleneklere sadık kalarak bu defa çağdaş bir eser yaratmış “Mehzenü’lesrar”“Hüsrev ve Şirin” destanlarında başlattığı ideal hükümdar tipini yeni fikir ve görüntülerle zenginleştirmiştir. Bu destanda Nizami’nin geniş bilgilerini ortaya koyan zengin semboller mevcuttur.

Şair hayatının son senelerini hacim açısından da edebî önemi açısından da en büyük eseri olan“İskendername” nin yazılmasına sarfetmiştir. İki kısımdan ibaret destanın “Şerefname” isimli birinci kitabı 1203′te “İkbalname” isimli ikinci kitabı ise 1209′da şairin ölümünden az evvel tamamlanmıştır. “Şerefname” de bu eserin kahramanı olarak seçilen Makedonyalı İskender’den bir başbuğ ve komutan gibi “İkbalname” de ise bir filozof ve hakikat yolcusu hatta peygamber gibi söz edilmiştir. İskender tipine Nizami’den evvel de dünya edebiyatı tarihinde defalarca müracaat edilmişti. Bunların arasında antik Yunan müellifi Yalancı Kallisfe’nin Mısırlı yazar Nektanebe’nin adları söylenebilir. Firdevsi’nin “Şahname” eserinin de mühim bir bölümü İskender’e ve onun İran şahı Dârâ ile savaşlarına hasrolunmuştur. Bütün bu edebî kaynakları bilen Nizami İskender’i her açıdan kendi arzularına cevap veren ideal bir hükümdar gibi almış ve eserinde canlandırmıştır. Nizami’nin tasvir ettiği İskender yalnız kılıcının kuvveti ile ülkeler fetheden bir başbuğ değilbundan daha fazla zekâları gönülleri fethetmeyi bilen bir âlim filozof şair ve musikişinastır. İskenderkendi çevresine zamanının en tanınmış filozoflarını toplar; devleti onların yardımı ve nasihatları ile yönetmeye çaba gösterir. Büyük fetihler elde ettiği sonsuz topraklar İskender’i tatmin etmez. O sürekli arayış halindedir; savaşta bulamadıklarını kitapların sayfalarında filozofların öğretilerinde bulmaya çalışır. Nizami’nin “İskendername”si; bu rahatlık bilmeyen insan zekâsının destanı idi.

Nizami kendi sanatının büyüklüğünü azametini anlayan sanatkârlardandı. Şiirlerinin birinde o geleceğine sarsılmaz güven hissi içinde şu mısraları yazmıştı:

Yüz il sonra sorsan haradadır o?
Her yerden ses gelerBuradadır o.

Nizami Fars dilinde yazılan Azerbaycan Edebiyatı’nm son büyük temsilcisi idi. Gerçi Nizami’den sonra da Farsdilli edebiyat Azerbaycan’da durumunu korudu. Nitekim XIII. XIV. yy. da hatta millî şuurun ve milliyetçilik duygularının geliştiği XIX yy.’da Fars dilinde eserler yazan Azerbaycanlı müelliflere rastlanırdı. Ama bu sadece bir edebî geleneğin devam ettirilmesinden başka bir şey değildi. Azerbaycan şairlerininedebiyat adamlarının büyük bir kısmı eserlerini ikiAzerbaycan Türkçesi ve Fars bazıları ise üçAzerbaycan Türkçesi Fars ve Arap dillerinde kaleme alıyorlardı. Eğitim sistemi öyle kurulmuştu ki tahsil görmüş her aydın bu dilleri öğrenir ve onlarla kendi fikirlerini düşüncelerini zorluk çekmeden açıklayabilirdi. Bu açıdan da Azerbaycan şair ve yazarları XII. yy.’dan itibaren ana dillerinde eserler yaratmaya ağırlık vermekle beraber geleneklerine bağlı oldukları ve iyi bildikleri Fars ve Arap dillerinde de yazıyorlardı.

Nizami Farsdilli Azerbaycan Edebiyatı’nm zirvesini oluşturdu. Nizami’den sonra gelen şairler onun işlediği konularda eserler verseler de “Hamse” müellifinin ulaştığı sanat zirvesine yükselemediler. Bunun en önemli sebeplerinden birisi de artık Farsdilli şiirin rekabet meydanında tek olmaması onun karşısına Nizami kadar büyük adlarla temsil olunan Türkdilli edebiyatın çıkması idi.




[Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
[Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
AyMaRaLCaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-03-2012, 12:56   #3
AyMaRaLCaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Feb 2012
Mesajlar: 2.263
Konular:
Beğendikleri: 0
Beğeni Puanı: 0
Tecrübe Puanı: 10
AyMaRaLCaN is on a distinguished road
Teşekkürleri: 0
0 mesajına 0 kere teşekkür edildi.

Seviye: 38 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 283 / 943
Güç: 754 / 5947
Deneyim: 75%

Paylas
Standart

Imameddin Nesimi

OZANLARIMIZ / NESİMİ İMAMEDDİN

Doğum Tarixi 1369

Doğum Yeri Şamaxı

Ölüm Tarixi 1417

Ölüm Yeri Haleb (Suriya)

Ölüm Sebebi Edam edilib



Seyyid İmadeddin Nesimi diye anılır Bağdatlı' dır. Yaşamı konusunda yeterli bilgi yoktur düşüncelerinden dolayı derisi yüzülerek öldürülmüştür (1404). Alevi-Bektaşi geleneğine göre "yedi ulu ozan'dan biridir. Bu ozanlar ise Hatayi Fuzûlî Pir Sultan Abdal Kul Himmet Virani Nesimi'dir. Türk divan yazınının en büyük ozanlarından biri sayılan Nesimi Hurufilik'e bağlıdır bu kurumun kurucusu Fazlullah Hurufi'nin izini sürmüşgörüşlerini benimsemiş varlık birliği inancına bağlanmıştır. Alevi-Bektaşi yazınında Nesimi'nin yeri Hurufilik'inbelli bir odakta Ali'ye yakınlık göstermesi nedeniyledir özellikle varlık birliği görüşünü savunan kişiyle tanrı arasında bir öz birliğinin bulunduğunu ileri süren düşünceyle Ali'ye tanrısal bir nitelik yükleyen inanç arasında bağlantı vardır. Tanrının yetkin (kâmil) insanda görünür duruma geldiğini nesnelleştiğini ortaya atan düşünce Ali'yi "yetkin kişi" eski söyleyişle "kâmil insan" sayar. Onun kişiliğinde nesnelleşen tanrıyı bulur. İşte bu inanç Nesimi'yi Alevi-Bektaşi çizgisine yaklaştırmış sevdirmiştir. Alevi-Bektaşf yazınında Hurufilik'le ilgili görüşlere de yer verildiği olmuş birçok ozan bu konuda başarılı koşuklar düzenlemiştir.

Nesimi'nin şiiri bize kalırsa divan yazınının en başarılı en olgun ürünleridir onun derinliğini söz-ses uyumunu başka ozanlarda bulmak kolay değildir. Üç büyük birimde toplanan şiirlerinden bir seçme yapmak güçtür. Türkçe şiirleri gibi Farsça şiirleri de derin anlamlı sürükleyici varlık birliği anlayışını en akıcı bir söyleyişte dile getiricidir.




Her neye kim baktın ise anda sen Allah'ı gör

Kancaru kim azm kılsan "semme vechullah'ı gör

Bu ikilik perdesinden geç hicabı ref'kıl



Gel bu birlik vahdetinden bak bu ressullahı gör

Hacc-ı ekber kılmak istersen gel ey zâhkJ berü

Âşıkın kalbi içinde sen bu beytullahı gör




dizelerinin bulunduğu şiirinde tanrı-kişi tanrı-nesne özdeşliğini birliğini işler vurgular. "Ey kişi nereye bakarsan bak orada tanrıyı gör Nereye yönelirsen yönet tanrının yüzünü gör Bu ikiliği bırak birliğe gelörtünmeyi bırak Gel bu birlik özünde tanrının gizini gör En büyük hac yapmayı dilersen ey kaba sofu ey ikiyüzlü Aşık’ın gönlüne gir tanrının evini orada gör." Ozan hacc gününün cumaya denk gelmesini en büyük hac (hacc-ı ekber) diye niteleyen inanca bağlanarak kişinin gönlünü ona benzetiyor. Bu benzetiş kimi Alevi-Bektaşi geleneğinde de vardır. Bu görüşün kökeni Yeni- Platonculuk' tur. İ.S. üçüncü yüzyılda ortaya çıkan bilge Platon'un kuramından esinlenen bu görüşe göre yaratılış olayı görünmeyen tanrısal özden görünür duruma gelen bir fışkırmadır (emanatio). Yaratmak yoktan yar etmek değil görünmezken görünür olmaktır. Bu gizemci felsefe anlayışı boya değiştirerek İslam inançlarına karışmış özellikle tasavvuf odağını oluşturmuştur. Nesimi bir şiirinde




Âşık katında küfr ile İslâm birdir

Her kanda mesken eylese âşık emîrdir




diyerek "aşık" için onaylamakla yadsımanın dine inanmakla inanmamanın özdeş olduğunu dile getirir. Bakü 'da bütün şiirlerini içeren "divan"ın incelendiğinde Nesimi’nin şiirlerinde ezgiye yönelik bir ses uyumunun egemen olduğu duygusal taşkınlığın bu ses-söz uyumuyla açığa vurulduğu anlaşılır. Bu nedenle Nesimi bir "uyum ozanıdır" denebilir. Şiirinde birbirini izleyen duygusal bağlaşmalar inişli çıkışlı duyarlıklar söz oyunları karşıt kavramların kullanılmasıyla sağlanan sarsıcı buluşlar çarpıcı duyuşlar okuyucuyu sürükler. Nesimi'nin şiirinde yüzeyselle derinleşeni seçmek kolay değildir onun derinliği yüzeyselliğin örtüsü altına saklanmıştır.




Gerçek hadîs imiş bu ki hûbun vefası yoh

Kim sevdi hûb vü didi hûbun cefaâsı yoh



Gel gel berii ki savm-ü salâtın kazası var

Sensüz geçen zamân-ı hayâtın kazası yoh




bu dizeleri açıklamaya gerek yoktur söyleyiş kolaylığı buna elverişli değil ancak ozanın dile getirdiği düşünce söyleyiş kolaylığıyla ters orantılıdır İslam dinine göre namaz evresi oruç günü kaçırılırsa uygun bir dönemde yeniden yerine getirilir (görev aksasa da yapılır buna kaza etmek denir). Oysa gününde yerine getirilmeyen yaşanmayan sevgiliyle geçirilmeyen bir dönemi geçmişe karışmış bir süreyi geri getirmeyeniden yaşama uygulama (kaza etme) olanağı yoktur.




Ey gülüm ey sünbülüm ey süsenim ey anberim

Ey menüm naNim yine habb-ü nebatim şekkerim

Ey tabibim ey habibim ey canum ey hemdemim

Ey refikim ey şefikim ey begüm ey dilberim




dizelerini okurken ezginin ses-söz uyumunun ötesinde duygusal bir yakınlığın sıcaklığı seziliyor oysa söyleyiş çok yalın ozan olmayan birinin de söyleyebileceği izlenimini uyandırıyor.

Çün senindür her kim var ey gönül

Kimden umarsın atâ vâr ey gönül

Çün yetersün sen sana yâr ey gönül

Yârini bil olma ağyar ey gönül




çok kolay nerdeyse günümüzün diliyle ortaya konmuş bir dörtlük ancak biraz üzerinde durunca anlamsal derinlik beliriyor. Ozan bağlandığı varlık birliği inancı nedeniyle kendine yeterli olmanın duyarlılığı içindedir. Ey gönül ne ararsan kendinde ara kendi varlığının dışına çıkma aradığının kendinde olduğunu aradığını kendinde bulacağını anla öğren.




Gel bu demi hoş görelüm evvel geçen dem dem değil

Kim bu dem kadrini bilimez eyle bil âdem değil




dizelerinde yaşanan sürenin değerini bilmenin önemi vurgulanırken ozanın hangi duygu ortamında bulunduğu seziliyor. Ona göre kişi yasadığıyla daha senli benlidir geçmişi bir daha yaşama geri getirme olanağı yoktur demiştik yukarda.




Sûretün pâkize nakşi lâyezâli mendedir

Menden aynlmaz bu suret üş hayâli mendedir.

Gerçi gözden gitdiğin acı firak oldı veli

Her cihetden baharam vasim visali mendedir




Nesimi burada özle görünüşün birlikte bulunduğunu ayrılığın tabanda olmadığını

sevenle sevilenin bakanla bakılanın görenle görülenin özdeş nitelik taşıdığını söylüyor. Bu varlık birliği anlayışının yansımasıdır besbelli. Alevi-Bektaşi düşüncesinin beslendiği bu anlayışın kaynağında insanın odak varlık olduğu görüşü saklıdır.

Nesimi başta Fuzûlî olmak üzere birçok divan ozanını etkilemiş bu arada Anadolu'nun kırsal kesimlerinde etkinlik gösteren Alevi-Bektaşi anlayışının gelişmesine yayılmasına yardımı dokunmuştur. Alevi-Bektaşi yazınında Hurufilik'ten esinlenen kimseler de vardır demiştik. Özellikle insanı yazılarla (eski yazılarla) betimleyen geleneğin kaynağı Hurufiliktir; bu gelenek Bektaşiler arasında da yaygındır. Nitekim Bektaşilerde yazıyı resme dönüştürmek bir beceri sayılırdı. Şeriatın yasakladığı resim yerini "yazı-resim" becerisine bırakmıştır.




Hak teâlâ Âdemoğlu özüdür

Otuziki Hak kelâmı sözüdür

Cümle âlem bil ki Allah özüdür

Âdem ol candır ki güneş yüzüdür




Alevi-Bektaşi anlayışının benimsediği varlık birliği inancı Nesimi-'nin bu dörtlüğünde dile gelmektedir. Ozaninsan-tanrı özdeşliğini "öz" kavramında yoğunlaştırarak açıklarken varlık birliğinin en çetin örneğini sergiliyor. Onun derisinin yüzülmesine yol açan bu düşüncesidir.

Nesimi'nin şiirlerinden Anadolu'nun kırsal kesimlerinde yaşayan Alevi-Bektaşi topluluğunun doğrudan doğruya etkilendiği-esinlendiği söylenemez (Fuzûlî'de olduğu gibi) ancak inanç geleneğinin diriliğini koruduğu sürece dolaylı bir esinlenmenin varlığını benimsemek gerekir. Nesimi'nin etkisini önemini anlamak için Anadolu'da birçok "Nesimi" adlı Alevi-Bektaşi halk ozanının bulunduğunu öğrenmek yeter.

Gel ki müştak olmuşam didarına
Vermişem can zülf-i anberbarına
Mahrem ettin çün meni esrarına
Ey peri gel çek meni bir darına.

Ey yüzünden zahir esma-i huda
Şöyle ki Kur’an’da dedi kulleha
Ademi bil andadır esrarha
Can ile başın yolun kıl feda.

Aşk ile geldi cem-i enbiya
Aşktır seyrü süluk-i evliya
Aşk ile yola girerler biriya
Aşk ile vasıl olurlar tanrıya

Al elinden atını yaban at
Hakperest ol hakkı tanı olma at.
Dünyanın devrinde yoktur çün sebat
Atını kaçırma ruhdan olma mat.

Gelmişem kalubeliden meyperest
Aşikem metsem veli mest-i elest.
Ey gözün sevdalarından fitne mest
Sünbülün her taresi me’nide şest.

Canımın cananesi sensen Habib
Hubların ferzanesi sensen Habib
Künde kenzin hanesi sensen Habib
Vahdetin dürdanesi sensen Habib.

Ey cemalin kulhüvallahü ehad
Suretin yazısı Allahüssamed
Bir ucu zülfün ezel biri ebed
Hüsnüne şeytan imiş men la seced.

Hak Teala varlığı ademdedir
Ev onundur ol bu evde demdedir
Bilmedi şeytan bu sırrı gamdadır
Ol sebebden ta ebed matemdedir.


Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam
Cevher-i lâmekân benim kevn ü mekâna sığmazam

Kevn ü mekândır âyetim zâta gider bidâyetim
Sen bu nişân ile beni bil ki nişâne sığmazam

Kimse gümân ü zann ile olmadı Hakk ile biliş
Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümâna sığmazam

Sûrete bak vü ma'nîyi sûret içinde tanı kim
Cism ile cân benim velî cism ile câna sığmazam

Hem sadefim hem inciyim haşr ü sırât
Bunca kumâş ü raht ile ben bu dükâna sığmazam

Genc-i nihân benim ben uş ayn-ı ayân benim ben uş
Gevher-i kân benim ben uş bahr ile kâna sığmazam

Arş ile ferş ü kâf ü nûn bende bulundu cümle çün
Kes sözünü uzatma kim şerh u beyâna sığmazam

Gerçi muhît-i a'zâmım adım âdem durur âdemim
Dâr ile kün fekân benim ben mu mekâna sığmazam

Cân ile hem cihân benim dehr ile hem zamân benim
Gör bu latifeyi ki ben dehr ü zamâna sığmazam

Encüm ile felek benim vahy ile melek benim
Çek dilini vü epsem ol ben bu lisâna sığmazam

Zerre benim güneş benim çâr ile penc ü şeş benim
Sûreti gör beyân ile çünkü beyâna sığmazam

Zât ileyim sıfât ile Kadr ileyim Berât ile
Gül-şekerim nebât ile piste-dehâna sığmazam

Şehd ile hem şeker hem şems benim kamer benim
Rûh-ı revân bağışlarım rûh-ı revâna sığmazam

Tîr benim kemân benim pîr benim civân benim
Devlet-i câvidan benim îne vü âna sığmazam

Yer ü gökü düzen benim geri dönüp bozan benim
Cümle yazı yazan benim ben bu dîvâna sığmazam

Nâra yanan şecer benim çarha çıkar hacer benim
Gör bu odun zebânesin ben bu zebâne sığmazam

Gerçi bugün Nesîmîyim Hâşîmîyim Kureyşîyim
Bundan uludur âyetim âyet ü şâna sığmazam







Mehseti Gencevi

XII esr Azerbaycan edebiyyatında yeni bir şer mektebinin şer sergisinin tesisçilerinden biri olan Menise xatın Mehseti Gencevi edebiyyatımızda hümanizmin yaranması ve inkişafında mühüm rolu olan senetkarlardandır. Şairenin haqqında çeşidli fikirler mövcuddur. Şaire hem de dünyada dövr nüsxesi olan "emir ehmed ve Mehseti" dostanının da qehramanlarından biridir. Yaşadığı dövrden Mehsetinin eserlerinin üzü köçürülmüş divanı yaradılmışdıre Abdulla xan Özbek Herat şeherini tutan zaman şairenin divanı itib batmışdır. Mehsetinin bir rübaisinde dediyine göre o qelemini tekce gözel rübailer yaratmaqla sınamamışhem de qezeler ve qiteler de yazmışdır. İndiki dövrdee şairenin divanı itmiş sayıldığından onun esasen rübailerden ibaret olan şerleri müxteif tarixi-edebi menbelerden bir de "emir ehmed ve Mehseti" dostanından toplanmışdır.

Mehseti dövründen başlayaraq şaire haqqında menbelerde melumatlar verilmesine baxmayaraq böyük rus alimi Y.E.Bertels şairenin dastan qehremanı olduğunu ve bele bir şairenin tarixde yaşamadığı qenaetine gelmişdir. Halbu ki şairenin tarixi şexsiyet kimi yaşaması böyük Nizaminin "Xosrov ve Şirin"inin müqedimesinde selcuq sultanı II Toqrulun medhinden hem de Mehseti ile hemesr olan böyük sufi şairi Ferideddin ettarın "İlahiname" eserinde verilmiş bir hekayetden melum olur.

İlk defe XX esrin 20-30-cu illerinde Mehsetiden danışan Mir Abbas Mirbağırzade şairenin anadan olma tarixini "emir ehmed ve Mehseti" dostanında verilmiş Mehsetinin 20 yaşı olduqda o sultan Mahmud Selcuqi (1117-1132) sarayına yaxınlaşdığından bele neticeye gelmişdir ki şaire 491-ci ilde (1097-1098) doğulmuşdur. İran müellifleri de Mehsetiden danışarken bu tarixi esas kimi vermişler. Azerbaycan tedqiqatçıları 1984-cü ilde alman alimi Frits Meyerin "Gözel Mehseti" eserinde eksini tapmış bir maddeyi tarixi verilmiş rübaini şerh ederek hemin tarixin (491 (1097-1098) düzgünlüyünü testiqlemişdirler. "Mehsetinin doğum ve ölüm tarixleri" adlı meqaleAMEA-nın "Meruzeleri" jurnalında çap edilmişdir. Bu vaxta qeder 200-den artıq müəllif ve tedqiqatçı Mehsetiden danışmışdır.

1) İranda Şehab Tahiri ilk defe ayrı-ayrı menbelerde olan rübai qite ve qezelleri toplayıb 1957-ci ilde 200 yaxın şer parçasından şairenin ilk divanını tertib etmişdir.

2) Alman alimi Frits Meyer 1963-cü ilde Almaniyada 20 illik zehmetin neticesi olan "Gözel Mehseti" monoqrafiyasını yaratmış burada 257 rübai ve 30-a qeder şer parçasını toplamışdır.

3) Azerbaycan alimi professor filologiya elmler doktoru Xelil Yusifov "Mehseti Gencevi" eserini yaratmışeserinin sonunda 190-qeder Mehseti rübaisini öz vezninde eruzla Azerbaycan diline tercüme etmişdir.

4) Refail Hüseynov "Mehseti nece varsa" elmi-publisistik monoqrafiyasını yazıb neşr etdirmişdir.

Mehseti o esrde debde olan fars dilinde yazmışdır. Bu vaxta kimi Mehsetinin "emir ehmed ve Mehseti" dastanından alınmış rübaileri on bir defeheca vezni ile Azerbaycan diline tercüme etilmişdir. Bundan başqa Mehsetinin rübaileri rus ingilis alman fransız ve italyan dillerine de tercüme edilmişdir





Gönlüm kuşu kanat çalmaz sensiz bir an Azerbaycan
Hoş günlerin gitmez müdam hayalimden Azerbaycan.

Senden uzak düşsem de ben aşkın ile yaşıyorum
Yaralanmış kalbim gibi kalbi viran Azerbaycan.









Fuzûlî (1480 -1556) Aslen azerbaycanli olan
Mehmed oğlu Süleyman Fuzûlî (d.Kerbela 1480 - 90? - ö.Kerbela Bağdat 1556) Azeri asıllı Türk divan şairidir. Asıl adı Mehmet oğlu Süleyman'dır.

Öğrenimi hakkında kesin bir bilgi olmayıp eserlerinden islami bilimler ve dil alanında çok iyi bir eğitim aldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca Su Kasidesi'nin 2.beytinde "Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su" diyerek astronomi bilgisininde iyi olduğunu ortaya koymuştur.Ayrıca hamse sahibidir.

Türkçe divanının önsözünde
" Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir temelsiz duvar da değersizdir " demektedir.


Türkçe divanındaki şiirlerini Azeri lehçesinde yazmıştır. Aynı zamanda Arapça ve Farsça divanlarından bu dilleri de çok iyi bildiği anlaşılmaktadır. Eserlerinde kullandığı dil dönemindeki divan şairlerine göre daha sade anlaşılır bir Türkçedir. Halk deyişlerinden bolca yararlanmıştır.

Bedensel zevklerden ziyade tasavvufi bir aşk ehlibeyte duyulan özlem ayrılık acısı şiirlerinin konusunu teşkil etmiştir. Duygu ve düşüncelerini çok içten ve lirik bir şekilde ifade etmeyi kolayca başarmıştır. Bu açıdan bakıldığında Türk şiirinde karşılaştırılabileceği tek şair Yunus Emre'dir. Leyla ve Mecnun mesnevisi aynı konuda yazılmış (Arapça ve Farsça dahil) en iyi mesnevilerden biridir.

İran şiirinden Hafız Türk şiirinden ise Nesimi ve Nevai çizgisini en başarılı şekilde kemale erdirmiştir. Kendisinden sonra gelen bütün divan şairlerini etkilemiştir.

Kanuni'nin Bağdat'ı fethinden sonra (1534) padişaha kasideler sunmuştur. Padişah tarafından beğenilen kasideler karşılığında 9 akçelik maaşla ödüllendirilmiştir. Maaşını alamayınca Şikayetnãme'yi yazmıştır. Şikayetnãme Fuzuli'nin en önemli eserlerinden biridir. Şikayetnamesinde Fuzuli şöyle der:

" Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar.
Hüküm gösterdim faydasızdır diye mültefit olmadılar "


Çokça zikredilen beyitlerinden bazıları şunlardır:
Aşk imiş her ne var alemde
İlim bir kil ü kal imiş

Mende Mecnundan füzun aşıklık isti'dadı var
Aşık-ı sadık menem Mecnunun ancak adı var

Hasılım yoh ser-i küyunda beladan gayrı
Garazım yoh reh-i aşkında fenadan gayrı

Eyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir
Men kimem saki olan kimdir mey ü sahba nedir

Dest busi arzusıyle ger ölsem dustlar
Kuze eylen toprağım sunun anınla yare su

Ya rab bela-yı aşk ile kıl müptela meni
Bir dem bela-yı aşktan etme cüda meni

Yılda bir kurban keser halk-ı âlem ıyd içün
Dem be dem saat be saat men senün kurbanınam.


Eserleri Türkçe Arapça ve Farsça olmak üzere üç dilde de eser veren Fuzuli'nin eserlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

Türkçe manzum eserleri
* Divan
* Beng ü Bade ( Beng ü Bâde);444 beyitlik Türkçe mesnevi.
* Leyla ile Mecnun (Dâstân-ı Leylî vü Mecnûn);3 bin 96 beyitlik mesnevi.
* Risale-i Muammeyat (Risâle-i Muammeyât)
* Kırk Hadis
* Su kasidesi
* Hz. Ali Divanı
* Şikâyetnâme (Şikâyetnâme) kafiyeli nesir türündedir;Kanuni'nin Bağdat'ı fethinden sonra (1534) padişaha kasideler sunmuştur. Padişah tarafından beğenilen kasideler karşılığında 9 akçelik maaşla ödüllendirilmiştir. Maaşını alamayınca Şikâyetnâme'yi yazmıştır. Şikâyetnâme Fuzuli'nin en önemli eserlerinden biridir.

Türkçe mensur eserleri
* Hadikatü's-Süeda (Hadîkat üs-Süedâ);Kerbela olayını anlatan düzyazı
* Mektuplar (Mektubat)

Farsça manzum eserleri
* Divan
* Enis'ül-Kalb (Anîs ol-qalb)
* Heft Cam (sâkinâme); tasavvuf içerikli 327 beyitlik Farsça mesnevi.
* Resale-e Muammeyat (Resâle-e Muammeyât)
* Sehhat o Ma'ruz (Sehhat o Ma'ruz Sıhhat u Maraz) (tıp bilgileri)

Farsça mensur eserleri
* Rind ü Zahid (Rend va Zâhed)
* Risale-i Muamma

Arapça eserleri:
Dîvan (manzum)
Matlau'l-itikad (mensur)









Sah Ismayil Hatayi
Şah Hatayi (Şah İsmail) (1487- 1524)

Kırklar Meydanına Vardım
Gel Beri Ey Can Dediler
İzzet İle Selam Verdiler
Gel İşte Meydan Dediler


Şah Hatayi'm Nedir Halin
Hakk'a Şükr Et Kaldır Elin
Gıybetten Kese Gör Dilin
Her Kula Yeksan Dediler

İran'da Safevi soyundan gelen bir Türk. Erdebil'de doğdu. Ana tarafından Uzun Hasan'ın torunu Bilki Aka'nın oğludur. Babası Haydar'ın ölümünden (1488) sonra dayısı tarafından iki kardeşiyle birlikte düşmanlarından kaçırılarak Şiraz'a gönderildi. Şiraz valisinin üç kardeşi bir süre hapsettiği söylenir. Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakup'un ölümü üzerine oğlu Rüstem saltanat mücadelesinde onlardan yararlanmak amacıyla üç kardeşi hapisten kurtarır Şah İsmail'in ağabeyi Sultan Ali katıldığı iki savaşı da kazanarak Tebriz'e döndüğünde parlak bir törenle karşılanır. Ama üç kardeşin halk üzerinde manevi etkisi Sultan Ali'nin kazandığı zaferler Rüstem Bey'i korkutur onları ortadan kaldırmanın yollarını ararken durumu sezen Sultan Ali kardeşleriyle birlikte Erdebil'e kaçar. Sultan Ali yolda kendilerini izleyen Rüstem Bey'in askerleri tarafından öldürülür. Ama iki kardeşini yedi müridiyle Erdebil'e göndermeyi başarır. Şah İsmail ve kardeşi İbrahim burada müritlerince korunur. Sürekli izlendikleri için bir süre sonra Bağru dağına oradan da GilanGaskar Reşt ve Lahican'a kaçırılırlar. Lahican'da Kar Kaya'nın evinde saklanan Şah İsmail ilk öğrenimini özel bir öğretmenden gördü. Babasının müritleri dört bir yandan onu görmeye geliyorlardı. Yakalanamadığını gören Rüstem Bey Lacihan üzerine yürümeye hazırlanırken öldürülünce (1497) Şah İsmail harekete geçer. Müritlerini toplayıp Hazer kıyılarındaki Aravan'a (1500) oradan Erdebil'e gelir. Kendisine katılan Türk oymaklarıyla birlikte yeterince kuvvet topladığını görünce ilk olarak babasının ve Şiilere yapılan eziyetlerin öcünü alma yolunu tutar. Tebriz'e gelip taç giydiğinde (1502) babasının öcünü almış Baku'yü zaptetmiş Nehcivan'da Elvend Bey'i yenmiştir. Şah İsmail'in bundan sonraki yaşamı Şiiliği yaymak Safevi devletinin sınırlarını genişletmek için yaptığı savaşlarda geçer. Devletin sınırları genişleyip Şiilik Anadolu'ya doğru hızla yayılınca Osmanlı'larla çatışır. Sonunda Çaldıran'da Yavuz'a yenilir (1514) ve kaçar. Bu yenilgiden sonra Tebriz'e döndüyse de eski gücünü yitirdiği gibi uğradığı ruhsal çöküntüyle de kendisini şaraba verir. Oğlu Tahmasb'ı yerine atabey olarak bırakır her yılını ayrı bir kentte geçirerek yaşamını tamamlar. Azerbaycan'da iken ölür. Cenazesi Erdebil'e götürülür.

Şah İsmail Hatayi mahlasıyla şiirler yazdı. Sanatçı kişiliği çok zor koşullar altında geçen çocukluğu sırasında oluştu. Aruz ve heceyle yazdığı şiirler Azerbaycan edebiyatının Nesimi ve Fuzuli arasındaki döneminin en güçlü temsilcisi olduğunu kanıtlar. Özellikle heceyle yazdığı şiirler Anadolu'da gelişen tekke edebiyatını büyük ölçüde etkiler. Alevi -Bektaşi edebiyatının en güzel örneklerini sunar. Sadettin Nüzhetşiirlerini dörde ayırıyor:
a) Tasavvufi düşüncelerini içerenler
b) Aleviliği dile getirenler
c) Hurufiliğin ilkelerini yansıtanlar
d) Aşıkane olanlar.
Aruzla yazdığı şiirlerinin ise daha çok tasavvufi olduğu görülür. Bu şiirlerinde kullandığı dil klasik şiirin dilidir.

Hece ölçüsüyle koşma ve semai biçiminde yazdığı nefesler ise Yunus'un izlerini taşır. Ama Hatayi'nin kendine özgü şiir yolu oluşturduğu da belirtilmelidir. Hece ve aruzla yazdığı şiirlerini kapsayan Divan'ı basıldı (Sadettin Nüzhet Ergun Hatayi divanı 1956; bütün nüshaları karşılaştırılarak yapılan basımı için bkz. Aziz Aka Mehmedof Şah İsmail Hatayi Eserleri 1 Bakü 1966). Ayrıca Dehname adlı Ali'yi öven bir mesnevisi (Baku 1946) ile yine mesnevi biçiminde yazılmış bir Nasihatnamesi vardır. Değerli araştırmacı Nejat Birdoğan Alevilerin Hükümdarı Şah İsmail Hatayi adlı yapıtında bu büyük ozanın yaşam öyküsünü Osmanlı ve Safevi yanlarından topladığı şiirlerini daha geniş ve gerçekçi biçimde vermiştir.


KİŞİLİĞİ
Yaş***** can korkusu ile başladı. Daha altı yaşında iken dedesinin müritlerince kaçırılmasaydı öldürülecekti. Gilyan'da altı yıl gizlilik içinde yaşadı. On iki yaşında Ercuvan'da Taliş Mehmed Bey'in elinden zor kurtuldu. Bu yaşında yandaşlarına kalelerin nasıl alınacağını öğretiyordu. Ele geçmeden yandaş toplayabilmek için binlerce kilometre yol yapıyor ayrı ayrı iklimlere huyunu suyunu bilmediği topluluklar arasına giriyor karşılaştığı herkesi inandırıp yanına alıyordu. Anadolu'dan binlerce on binlerce kişi yalınayak bu genç adam için yollara düşüyordu. Bu yollara düşmede eski Türk inancının etkisi ve inancı olduğu kadar çocuk Şah'ın kişiliği de etkin rol oynuyordu. Osmanlı'da aradığını bulamayan Anadolu halkıözellikle Erzincan Sivas Karaman Türkmenleri Şah'a doğru yola çıktılar. Bu gidiş yıllarca sürünce Yavuz'a verilen bir dilekçede "İşte bir zaman geldi ki Rum ülkesinin halkının çoğu Erdebil olup kafir oldu." denilecektir.

Hoca Sadeddin bu göçü ''Ol taifenin kalanı dahi terk-i diyar etmek istediler. Ölüsü dirisine yüklenip cümlesi çıkup gitmek istediler.'' diye anlatır. Kuşkusuz bu gidişi Anadolu'da kimsesiz kalan Türk'ün orada önem ve güven kazanma isteğine bağlayanlar da vardır. ''Ömründe ve diyarında kendüye adem dinmeyen bikarlar tuman (tümen) beyleri olup hadden ziyade itibar buldular. İşiten çıktı gitti. Yerinden ayrılup yurdunu terk idüp çiftin çubuğun dağıttı.'' Osmanlı ve Dulkadrlı önlemleri bu yürüyüşü durduramıyordu. Hac yerine Erdebil ziyaretini yeğleyenler ''Biz diriye varırız ölüye değil." diyorlardı. Bu bilgiyi Aşık Paşazade bir söylenti olarak aktarıyor.

Kuşkusuz bu oluk oluk akışın sonunda karşılaşılan kişi öyle sıradan biri değildir. Bir kez kesinlikle çok iyi bir eğitim ve öğrenim görmüştür. Bu eğitim kavramında daha on iki yaşında iken değme babayiğitlerin katlanamayacağı bir gövde dayanıklılığı bulunmak tadır. Bu yaşta en kanlı boğuşmaların içine girip çıkmıştır. İyi bir dövüşçü ve avcıdır. 1500 yılında Tercan-Sarıkayasında bir mağarada yaşayan ve insanlara saldıran bir ayıyı okla vurup öldürecek kadar bilekli ve yüreklidir. O kış Erdebil yöresinde kuşların donup düştüğü havalarda adamlarına kardan kale yaptırıp kuşatıyor ve onları oyalıyordu.


SANATI
Şirvanlı Melikü'ş Şüera Habibi'nin öncülük ettiği Türkçe edebiyatın bir çok uğraşanları devletçe korunma altına alınmıştır. Şah İsmail'in kendisinin hece ve aruz ozanı olması ününü artırmış bilime saygısı da duyulunca kimi bilginler Erdebil'e gelmiş kimisini de kendisi getirtmiştir. O dönem kaynaklarında Şah İsmail'i sıradan bir hükümdar olmaktan çok eski Hurremi'liğin Babeki'liğin sürücüsü ve Turan düşüncesinin yeni temsilcisi olarak düşünmek mümkün. Bunun için Yavuz Selim Şah İsmail'e "Afrasiyab -1 Ahd" diyecektir. İsmail'e olan sevgi ve sığınma yürüyüşlerine böylece sanat adamları da katıldı. Sultan Hüseyin Baykara'nın (rn. 1447 -1505) oğullarına hile ile ağır yenilgiler vuran Özbek hanı Şeybani'yi 1510'da ortadan kaldıran İsmail'e bu tarihte ilk sığınmalar oluyor. İsmail bu sanatçıları saygı ile karşılayıp seçkin görevlere atıyor. Bu sanatçıların başında Kemaleddin Behzad (1455 -1535) vardır.

Bu dönemin tarihçilerinden Hvodemir'in anlattığına göre "Üstad Behzad dönemin en olgun nakkaşlarının ustasıdır. Bir süre doğruluk örneği Emirin (Hüseyin Baykara'nın) yanında eşsiz işlerle uğraşırken şimdi yüce mertebeli Sahib Kıranın (Şah İsmail'in) yanındadır." Hvodemir bu kitabını H. 904'te (rn. 1498) Ali Şir Nevai adına yazmaya başlamış H. 905'te (rn. 1499) bitirmiştir. Böylelikle Kemaleddin Behzad'ın Şah İsmail'e sığınışı daha önceki yıllara geçiyor. Bu kitaba göre Nakkaş Ağa Mirek Hüseyin Baykara yanında iken Kemaleddin Behzad Şah İsmail'in yanındadır. Belki de Hüseyin Baykara döneminin geleneğine uyarak Şah İsmail'e bir çok sanatçıyla birlikte Behzad'ı armağan etmiştir. Behzad özel bir fermanla 1521'de nakkaşhaneye müdür ve sahib-i ihtiyar (yetkili) atandı. O güne değin dağınık olan Safevi nakşına artık bir biçim vermişti. Ağa Mirek Muhammed Tebrizli Hace Abdül Aziz Muzaffer Ali Muhammed vb. bu okulun öbür öğretmenleri idi. Bu dönemde arta kalan kimi saray süslemelerinin yanı sıra son yıllarda bulunan "Cihan Ara-yı Şah İsmail Safevi" kitabındaki yirmi kadar minyatür de dönemine ışık tutması bakımından oldukça değerlidir.


ESERLERİ
Şah İsmail her şeyden önce bir şiir adamıdır bir gönül adamıdır. Dönemindeki şiir türlerinin tümünü denemiştir.

Ey Hatai zikr-i fikrin eyledin eş'are sarf
Tuttu irfan defterini ehl-i divan şimdiden

dediğine göre irfanının ululuğu dünyayı çok erken tutmuş. Mesnevi de olsun divan şiirlerinde olsun dönemin din ve edebiyat bilgilerine iyice egemen olduğu bir gerçek. Yapıtlarına Farsça ve Arapça eklediğine göre bu dilleri de biliyor. Cavidan-Name'den söz ettiğine göre Fazlullah'ı ve Hurufi'liği biliyor. Kur'an ayetlerine kafiyeli dizeler yazıyor. Ayetleri açıklıyor. Ebced'i biliyor. Özetle şiir bilgilerinde oldukça güçlü. Dehname mesnevisini 19 yaşında yazmıştır. Halk şiiri türlerini biliyor ve ustalıklı kullanıyordu.
Hatai'nin aruzla yazdığı şiirlerini çıraklık ve ustalık dönemlerine ayırmak olası. Çaldıran vuruşmasından sonra bu büyük adamın duygularında geniş ölçüde değişmeler olmuş. O gururlu ve kendini yenilmez sanan egemenin yerini daha durgun yenilmiş ve gururu kırılmış bir adam aldı. Şiirleri de bu duygulara paralel olarak değişti. Böylelikle duygu yönü ağır basan şiirlerinde bir güçlenme görüldü.

Diyarı aşka sultanam dila men de zamanılda
Vezirimdir gam u gussa oturmuş iki yanımda
Men ol şahbaz-ı kühsarem başeğmem gülle-i Kare
Nice anka kimi yavru uçurdum aşiyanımda

gazelinde en içli divan ozanının gücü görülür. Hatai elbette bir Fuzuli değil. Şiir anlayışı değişik. Hatai'nin şiirlerinde düşüncelerini şiir diliyle yaymak isteyen bir Şah'ın çabalaması var. Şah için şiir bir araçtır. Hatai'nin iki katı yaşayan ulu ozan Fuzuli'de şiirin amaç olduğu açıktır. Hatai bir yandan boğuşurken bir yandan yeni bir devlet kuruyordu. Buna karşın kimi şiirlerinde kendisini güçlü görür:

Çün tecella nurını görmek temenna eylerem
Şimdi Mansur'am meni bir dara göndermek gerek

beyti herhalde benzerlerinin önünde yer alacak güçte.
Şiirdeki gücü asıl hece ile söylediği deyişlerdedir. Bunlar yüzyıllardır onun inancından olsun olmasın Türk halkının dil-ezberi olmuştur. Kimi törenlerde semahların cüş havalarının düvaz imamların hep bu deyişlerden seçildiğini herkes bilir.

Türkiye'de hakkında ilk kez Rahmetli Sadeddin Nüzhet Ergun ciddi bir kitap yazar. Kitapta hece ile şiirlerinin yanı sıra Nasihatname mesnevisinin tümü ikinci bir mesnevi ve ''Dehname'' den kimi kısa bölümler alınır. Rahmetli Sadeddin Nüzhet kuşku yok ki alanının en yetkilisi. Kitabın sunuş yazısındaki incelemesi son derece değerli. Konuyu ve bu alandaki çalışmaları iyi incelemiş. Azerbaycan yayınlarının temelini Leningrad ve Taşkent nüshaları oluşturuyor. Düzenleyenler Paris ve Londra nüshalarını da gözden geçirmişler.

Hatayimdir Şah Hatai
Amma adım Ömer dunır.

Demek ki ''Şah Hatai'' veya yalnız ''Hatai'' adını kullanan başka başka ozanlar var. İlginçtir ki bunlardan birinin adı da Ömer. Kimi deyişler değişik yerlerde eksik dörtlüklerle yayınlanıyor. Azerbaycan ve Erdebil nüshaları tapşırmayı ''Hatai'' Napoli nüshası ile Sadeddin Nüzhet yayını ise ''Hatayi'' olarak alıyor.

Geldi Cebrail çağırdı ya Muhammed Mustafa

dizesiyle başlayan şiir Alevi cemlerinde çok söylenen ''Mihraçlama'' dır. Türkiye'de ise ilk kez Sefer Aytekin'in 1958'de yayınladığı Buyruk kitabında yer almış. Buyruk'un Şeyh Safi'ye ait olmadığının kesin kanıtı da kendisinden çok sonra yaşayan torununun bu şiirinin o yapıtta yer alması. Dehname'nin yalnız Leningrad müzesinde aslı vardır. Bu şiir Şah İsmail'in 19 yaşında yazdığı bir aşk öyküsü. 1532 ikiliden oluşmuş. Bölüm başlıkları Farsça verilmiş. Altlarında Azeri ağzıyla çevirileri var. Bu çeviriler Şah İsmail'in değil.
Son bölümde

Hicrinde üç zid ü nun geçti
Sin'din dahi bir füzun geçti

dediğine göre ebcetle bu açıklama h. 911'i (m. 1506) gösteriyor.



Eserlerinden bazıları:



1
Muhammed Ali'nin Aldım Elini
Hak Deyip Tuttuğum Elden Ayrılmam
On İki İmamın Tuttum Yolunu
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

Mürşidin Nefesi Hak Nefesidir
Mürşid Sözün Tutmayanlar Asidir
Mürşidin Rızası Hak Rızasıdır
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

Mürşidin Gittiği Veli Yoludur
Gitme Dediğine Gitmemelidir
Zahir Batın Muhammed Ve Ali'dir
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

Hak Erenler Bir Araya Derilse
Cümle Aşıklara Nasip Verilse
Aşikare Hak Gözüyle Görülse
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

Şah Hatayi'm Hak Bil Tuttuğum Eli
Zahirde Batında Hak Gördü Seni
Gerçek Erenlerden Aldım Haberi
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam



2
Muhammed Ali'yi Candan Sevenler
Yorulup Yollarda Kalmaz İnşallah
İmam Hasan'ın Yüzün Görenler
Hüseyin'den Mahrum Olmaz İnşallah

İmam Zeynel'den Bir Dolu İçtim
İmam Bakır'da Kaynayıp Coştum
İmam Cafer'e Vardım Ulaştım
Bundan Özge Yola Sapmaz İnşallah

İmam Musa'dan Gelen Erenler
Can Baş Feda Edip Cemler Görenler
İmam Rıza'ya Zehir Verenler
Divanda Şefaat Bulmaz İnşallah

Bir Gün Olur Okuturlar Defteri
Şah Oğlunun Belindedir Teberi
Uyanırsa Taki Naki Askeri
Açılan Gülümüz Solmaz İnşallah

Hatayi Der Bu İş Bizi Bitire
Özünü Kata Gör Ulu Katara
Mehdi Şevki Bu Cihanı Tutar A
Şah Oğluna Sitem Olmaz İnşallah



3
Serime Bir Sevda Geldi
Muhammed Ali'den Beri
Yandı Vücudum Kül Oldu
Ta Kalubeli'den Beri

Ali'nin Fatma Kanber'i
Hırka Tutunur Önleri
Severim On İk'imam'ları
Atası Pirimden Beri

Hasan'la Hüseyin'i Sevdim
İkrarım Onlara Verdim
Kafirleri Bütün Kırdım
Halil-Ür-Rahman'dan Beri

Zeynelabidin Yolları
Açılır Gonca Gülleri
Bakır İmamlar Serveri
Severim Soyundan Beri

Muhammed Dünyaya Geldi
Şu Alem Nur İle Doldu
Hacem İmam Cafer Oldu
Okuram Kur'an'dan Beri

Musahibim Musa Kazım
Rıza'ya Bağlıdır Özüm
Kolumda Şahinim Bazım
Beslerim Zamandan Beri

Taki'den Etek Tutmuşam
Naki Sırrına Yetmişem
Askeri'den Mey İçmişem
Sarhoşum Zamandan Beri

İkrarım Bendi Boşandı
İndi Türaba Döşendi
Mehdi'den Kılıç Kuşandı
Bilirem Zamandan Beri

Şah Hatayi'm Hakk'a Yalvar
Sevdiğim Ali'dir Server
Sorarlarsa Bizi Erler
Gelirem Divandan Beri 4
Sufi Mezhebimin Nesin Sorarsın
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz
Gözlüye Gizli Yok Ya Sen Ne Dersin
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Eğnimize Kırmızılar Giyeriz
Halimizce Her Manadan Duyarız
Katarda İmam Cafer'e Uyarız
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Her Kimin Ki Çerağını Hak Yakar
Mümin Olanları Katara Çeker
Aslımız On İki İmama Çıkar
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Biz Tüccar Değiliz Alıp Satmayız
Erkan Gözetiriz Yoldan Sapmayız
Gönlümüz Ganidir Kibir Tutmayız
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Muhammed Ali'dir Kırkların Başı
Uralım Yezid'e Laneti Taşı
Hünkar Hacı Bektaş Veli'dir Eşi
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Baharda Açılır Gonca Gülümüz
Ol Dergaha Doğru Gider Yolumuz
On İki İmam İsmin Okur Dilimiz
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Şah Hatayi'm Eydür Muhammed Ali
Onlardan Öğrendik Erkanı Yolu
Ali Muhammed'dir Muhammed Ali
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz



5
Hü Diyelim Gerçeklerin Demine
Gerçeklerin Demi Nurdan Sayılır
On İki İmam Katarına Uyanlar
Muhammed Ali'ye Yardan Sayılır

Üç Gün İmiş Şu Dünyanın Safası
Safasından Artık Olur Cefası
Gerçek Erenlerin Nutku Nefesi
Biri Kırktır Kırkı Birden Sayılır

İhlas İle Gelen Bu Yoldan Dönmez
Dost Olan Dostuna İkilik Sanmaz
Eri Hak Görmeyen Hakk'ı Göremez
Gözü Bakar Amma Körden Sayılır

Gerçek Aşık Menzilinde Durursa
Çerağ Gibi Yanıp Yağı Erirse
Eksikliği Kendözünde Bulunursa
O Da Erdir Yine Erden Sayılır

Şah Hatayi'm Eydür Bağdad'dır Vatan
İkilikten Geçip Birliğe Yeten
Erenler Yanında Kıyl Ü Kal Tutan
Yolu Dikenlidir Hardan Sayılır



6
Serseri Girme Meydana
Aşık Senden Yol İsterler
Kallaş İle Oturmadın
İman Ehli Kul İsterler

Bu Yola Giren Oturmaz
Hak Söze Hile Katılmaz
Bunda Hiç Hile Satılmaz
Cevherinden Pul İsterler

Bir Kılı Bin Pare Eder
Bu Yolu İhtiyar Eder
Şah'ım Bir Yol Kurmuş Gider
Yol İçinde Yol İsterler

Şah Hatayi Der Neylersin
Her Müşkili Hal Eylersin
Ansın Çiçek Derersin
Yarın Senden Gül İsterler




[Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
[Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
AyMaRaLCaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-03-2012, 12:57   #4
AyMaRaLCaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Feb 2012
Mesajlar: 2.263
Konular:
Beğendikleri: 0
Beğeni Puanı: 0
Tecrübe Puanı: 10
AyMaRaLCaN is on a distinguished road
Teşekkürleri: 0
0 mesajına 0 kere teşekkür edildi.

Seviye: 38 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 283 / 943
Güç: 754 / 5947
Deneyim: 75%

Paylas
Standart

AŞIK ALESKER
13/1/2008

AŞIK ALESKER

1821 - 7 Mart 1926. Şimdiki Ermenistan toprakları içinde kalan Basarkeçer'in Ağkilse köyünde doğdu. Aşıklığa ilişkin ilk bilgileri ailesindeki geleneğe bağlı olarak edindi.

Yaklaşık 14 yaşlarında köyün varlıklılarından Kerbelayı Kurban'a hizmetçi olarak verildi. Bu dönemde Kerbelayı Kurban'ın kızı Sehinbanı ile birlirbelire aşık oldular. Ancak biraraya gelmeleri engellendi. Özellikle bu olaydan sonra bağlama çalmaya yöneldi.

Babası tarafından yaklaşık 16 yaşlarında Aşık Ali’ye çırak verildi. Bu süre içinde aşıklık sanatının sırlarını öğrenen Elesger bir süre ustasıyla birlikte dolaştı ve kendini geliştirdi. Bir anlatıya göre Aşık Ali ile yaptığı ve ustasını yendi. Öteki anlatıya göre ise Aşık Ali sazını Elesger’e vermek ve onun artık usta bir aşık olduğunu belirtmek için bilerek yenildi. Aşık Elesger Bu karşılaşmadan sonra yalnız dolaşmaya başladı.

İlk sevgilisiyle kavuşamaması nedeniyle 40 yaşına dek evlenmeyen Aşık Elesger 1862’de Kelbecer'in Yanşak köyünden Anahanım'la evlendi. Elesker'in oğlu Aşık Talib de sonraki yıllarda usta bir aşık olarak tanındı.

Köyünde öldü ve orada toprağa verildi.

Aşık Elesger’e ilişkin Hümmet Alizade tarafından »Aşıq Elesger Eserleri« (1934 1935 1937 1963) ve İslam Elesgerov tarafından »Aşıq Elesger« (1971) adlı 2 ayrı araştırma yayımladı.

Aşık Elesger Azerbaycan aşıklık geleneğinin en önemli değerlerinden biri olarak kabul edilmekte

Hoşgeldin

Kedem koyup hasta hasta
Sen bu diyara hoşgeldin
Süzdürüp ala gözleri
Kaşları kara hoşgeldin

Uğrun durup kıya baktın
Müjganın sineme çaktın
Cismimi yandırıp yaktın
Alıştım nara hoşgeldin

Kaynayıp peymanım dolup
Sararıp gül rengim solup
Hasretin çekmekten olup
Sinem sedpare hoşgeldin

Dostun vefasını gördüm
Seçip sevip gönül verdim
Tazelendi köhne derdim
Derdime çare hoşgeldin

Sinemdi eşkın defteri
Sensin dilimin ezberi
Yazık Aşık Elesger'i
Çekmeye dara hoşgeldin


Eylemişem

Ala gözlüm senden ayrı düşeli
Hicranın gamıyla kef eylemişem
Ah vayınan günüm geçip dünyada
Derd alıp gam satıp nef eylemişem

Senden ayrı şad olmuram gülmürem
Canımdan bezmişem öle bilmirem
Ne müddetti kulluğuna gelmirem
Bağışla taksirim sef eylemişem

Hesret koyma gözü göze amandı
Yandı bağrım döndü köze amandı
Geçen sözü çekme üze amandı
Hedyan danışmışam laf eylemişem

İnsafı mı güle hemdem kar ola
Tülek terlan ovlağında sar ola
Elesger istiyor bir bazar ola
Seçmişem gevheri saf eylemişem




[Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
[Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
AyMaRaLCaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-03-2012, 12:58   #5
AyMaRaLCaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Feb 2012
Mesajlar: 2.263
Konular:
Beğendikleri: 0
Beğeni Puanı: 0
Tecrübe Puanı: 10
AyMaRaLCaN is on a distinguished road
Teşekkürleri: 0
0 mesajına 0 kere teşekkür edildi.

Seviye: 38 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 283 / 943
Güç: 754 / 5947
Deneyim: 75%

Paylas
Standart


Azerbaycan Türk Edebiyatı (Geniş açıklama)
Türk edebiyatlarının zengin bir kolunu oluşturan Azerbaycan Edebiyatı genel Türk edebi özelliklerinin yanı sıra kendine özgü hususiyetler kazanmış bütün Doğu edebiyatlarını etkileyen sanatçılar yetiştirmiş çok eski bir tarihe sahip bir edebiyat olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türk edebiyatlarının zengin bir kolunu oluşturan Azerbaycan Edebiyatı genel Türk edebi özelliklerinin yanı sıra kendine özgü hususiyetler kazanmış bütün Doğu edebiyatlarını etkileyen sanatçılar yetiştirmiş çok eski bir tarihe sahip bir edebiyat olarak karşımıza çıkmaktadır. Bölgedeki coğrafî-stratejik konumu ve doğal zenginlikleri itibariyle çeşitli savaşlara meydan olan zaman zaman el değiştiren ve farklı kültürlerin bir araya geldiği bir ülke olan Azerbaycan coğrafyasında Türk boylarının milattan önceki tarihlerde yaşadığı bilinmektedir. Subar/Suvar Hun(Eftalit) İskit Hazar vd. Türk boylarının çok eski tarihlerde buraya gelerek buradaki politik yapıyı etkiledikleri bir kısmının ise yerleştiği tarihi kaynaklarda yer almaktadır. XI. yy sonlarında Selçuklu akınlarının Azerbaycan’da çok kısa bir sürede başarı kazanmasını etkileyen en önemli faktörlerden biri de burada bulunan Türk unsuru olmuştur. Böylece bu bölgenin Türkleşme süreci tamamlanmıştır.


Milattan sonra Azerbaycan’da Zerdüştîlik (3. -4. yy Sasaniler Devleti) Gök tanrı inancı (6. -7. yy Hazar Devleti) Hıristiyanlık (4. yy Albanya) gibi çeşitli dinler var olmuş 7. yy’da Arap Hilafet ordularının bu bölgeye girmesiyle de İslam dinî yayılmaya başlamış ve bu süreç 9. yy’da bitmiştir. Müslümanlığın kabulüyle Azerbaycan’da Arapça bir bilim ve edebiyat dili olarak kullanılmaya başlamış El-Azerbaycanî mahlaslı birçok şair ve bilim adamı kendi eserlerini bu dilde yazmıştır. XI. yy’da Azerbaycan’ın Selçuklu Devletine dahil edilmesiyle Arapça giderek Farsça tarafından sıkıştırılmış ve edebiyat eserleri artık bu dilde yazılmaya başlamıştır. Yani Azerbaycan coğrafyasında ilk Türkçe eserin ortaya çıktığı tarih olarak bilinen 14. yy’a kadar burada Arapça ve Farsça yazılmış bir edebiyat geleneğinin oluştuğu görülmektedir. Bu edebiyat dil açısından her ne kadar Türk edebiyatının bir parçası sayılmasa da sanatçıların Türk olması eserlerde Türk gelenek görenektarih ve kültürünün yansıtılması özellikle de daha sonraki dönemlerde Türk edebiyatlarını konu tür ve şiir tekniği açısından etkilemesi yönüyle büyük önem taşımaktadır.

12. -13. yy’da Azerbaycan’da üç kültür merkezi edebiyat ve sanatın gelişmesine yön vermektedir ve şairlerin de büyük kısmı bu merkezlerde bulunmaktalar. Şemaha(Şirvan) edebî mektebinin temsilcileri Ebül-Üla Gencevî Feleki Şirvanî İzeddin Şirvanî Zülfikar Şirvanî ve Hakanî Şirvanî: Genceyi temsil edenler Nizamî Gencevî Givami Müterrizi Gencevî Mehseti Gencevî Mücireddin Beyleganî; Tebriz ekolünün temsilcileri Katran Tebrizî Hatib Tebrizî ve diğerleridir. Bunların zaman zaman yer değiştirdikleri de görülmektedir. Hakanî Tebriz’e Katran Tebrizî Gence’ye Beyleganî Tebrize Hatib Tebrizî Bağdat’a vs göç etmişler.

Hindistan’dan Anadolu’ya kadar Türk Fars Arap vd. halkların edebiyatlarını büyük ölçüde etkilemiş Hakanî Şirvanî ve Nizamî Gencevî’nin üzerinde özellikle durmak gerekmektedir. Efzeleddin Hakanî Şirvanî (1120-1199) Azerbaycan Divan Edebiyatında birçok ilklere imza atmış bir şair olarak karşımıza çıkar. Şairin 17 bin beyitlik divanının büyük kısmını kasideler oluşturmaktadır. Fahriyye medhiyye vd. türden eserlerini klasik kaside şeklinde yazan Hakanî kasideyi dil-üslup vezin kafiye ve özellikle Felsefî içerik açısından ulaşılmaz doruklara çıkarmıştır. Onun “Mantıku-t Tayr” “Medain Harabeleri” “ Kasideyi Şiniyye” eserlerine birçok şair nazire yazmıştır. Örneğin 110 beyitlik “ Kasideyi Şiniyye”ye Emir Hüsrev Dehlevî (Miratü-s Sefa) Abdurrahman Camî (Cilair Ruh) Ebülkasım Emri Şirazî (Envarü-l Üyün) Fuzulî (Enisü-l Kalb) gibi 38 şair nazire yazmış Hakanî’yi kendi üstatları olarak göstermişler. Azerbaycan Edebiyatında ilk mesnevi olarak bilinen “Tuhfetü-l Irakeyn” adlı eseri hem de ilk manzum seyahatname sayılmaktadır. Bu eser de klasik seyahatname türüne getirdiği yenilikler açısından dikkat çekmiş kendinden çok sonra bile Yusuf Nabî (18. yy Tuhfetü’l Harameyn) Bahar Şirvanî (19 yyTuhfetü’l Irakeyn) gibi şairler bu esere nazireler yazmışlar.

Doğu edebiyatlarını en çok etkileyen diğer şair ise Nizamî Gencevî’dir(1141-1209) . Her ne kadar Avrupa ve özellikle İranlı araştırmacılar İlyas Yusifoğlu Nizamî’nin Türklüğünü şüphe altına almaya çabalasalar da gerek şairin kendi eserleri gerekse de yapılan araştırmalar onun bir Türk olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştur. Devletşah Semerkandî “Tezkiretü’ş -Şüera” eserinde Nizamî’nin 20 bin beyitlik bir divanından bahsetse de bu gün elimizde sadece 120 gazel altı kaside ve otuz rubai bulunmaktadır. Muhtemelen şairin diğer şiirleri Türkçe olduğundan saraylara yol bulamadığı için kopyalanmamış ve günümüze kadar ulaşmamıştır. Çünkü o dönemde eserlerin kopyalanarak kitap haline getirilmesi çok büyük masraflar talep ediyor ve bunu da ancak hükümdarlar ve zengin kişiler karşılayabilirdi. Hükümdarlar ve aristokrasi ise Türkçe’yi kendilerine yakıştırmıyor Farsça eserler sipariş ediyorlardı. Örneğin Leyla ile Mecnun konusunda bir eser yazmasını isteyen Şirvanşah Aksitan Nizamî’ye:

Bu taze geline çekende zahmet
Fars Arap diliyle vur ona ziynet…
Türk dili yaramaz şah neslimize
Eksiklik getirir Türk dili bize.

diye bir mektup yazar. 3 Bu mektup bir taraftan Nizamî’nin Türkçe eserler yazdığını kanıtlaması diğer taraftan ise o dönemde hükümdarların Türkçe’ye karşı tavrını ortaya koyması açısından ilginçtir. Nizamî’nin sadece Türk ve Doğu edebiyatlarına değil dünya edebiyatına girmesini sağlayan en büyük eseri “Hamse” (Penç Genc Beş hazine) adı altında bilinen beş mesnevisidir. Doğu edebiyatlarında bir yenilik olan bu eserleri şairin kendisi ‘destan’ adlandırsa da bunlardan bazıları (Hüsrev ve Şirin İskendername) ilk ‘manzum roman’ olarak nitelendirilmektedir. Nizamî “Mahzenü’l Esrar’ (Sırlar Hazinesi 1170) eserini Selçuklu hükümdarı Behram Şah’a “Hüsrev ve Şirin” (1180) eserini Azerbaycan Atabeylerinden Cihan Pehlivan’a “Leyla ve Mecnun” (1188) eserini Şirvanşah Aksitan’a “Heft Peyker” (Yedi güzel 1197) eserini ise Marağa hükümdarı Aksungur Alaeddin Körpe Arslan’a sunmuştur. Hayatının sonlarına doğru ve büyük ihtimalle hiçbir sipariş almadan yazdığı “İskendername” (1203-1209) eserini hangi hükümdara sunduğu hakkında ise hiçbir bilgi bulunmamaktadır.

Eserlerinin kapsadığı geniş coğrafya (Avrupa Asya Afrika) burada yaşayan farklı milletler (Türk FarsArap Hintli Çinli Yunanlı Afrikalı Rus vs) genellikle insanlığı ilgilendiren konular (hayat ölüm aşk kader dünya tanrı vd) bu konularda şairin Felsefî-ütopik görüşleri “Hamse”yi oluşturan eserlere emsalsiz bir değer katmaktadır. Ortaçağ hümanizminin zirvesi sayılacak bu eserlerde şah çoban hizmetçi bilgin asker şair bahçıvan filozof komutan mimar çiftçi ve diğer insanlar arasında ırkî dinî kavmîsosyal ayırım yapılmaksızın onlara topluma yararlılık derecesine göre değer verilmektedir. Özellikle hayatının son döneminde yazdığı “İskendername” eserinde Nizamî tüm bilgi ve tecrübesini kullanarak sosyal adaletideal hükümdar ideal toplumebedî hayatbilim sanat din ahlak vb. konulardaki fikirlerini ortaya koymaktadır.

Farsça yazma geleneği 19. yy’a kadar devam etse de Fars dilli edebiyatın en büyük dehası Nizamî’nin eserleri konusu ve içerdiği fikirler açısından yüzyıllar boyunca Azerbaycan ve Türk edebiyatlarını etkilemişeserlerine çok sayıda nazireler yazılmıştır. 13. yy’ın 30’lu yıllarından başlayarak Cengiz Han’ın oğullarının Azerbaycan ve komşu ülkeleri işgal ederek önce Altın Ordu sonra ise İlhanlılar devletinin terkibine katması; 14. yy’ın sonlarında ise Timur ordularının buraları işgali; ekonomik ve politik hayatı olumsuz etkilese de kültürel gelişimi engelleyememiştir. Bu dönemin en büyük önemi saray edebiyatı geleneğini belli ölçüde zayıflatarak Türkçe eserlerin ortaya çıkmasına imkan sağlamasıdır. Hatta Farsça yazan şairler bile farklı konulara baş vurmaktalar. Marağalı Evhedî(1274-1338) “Cam-i Cem” Mahmud Şebüsterî (1287-1320) ise “Gülşen-i Raz” eserinde tasavvuf konularını ele almış; Fazlullah Naimî (1339-1396) “Cavidanname”de Hurufiliğin temelini oluşturmuş; Arif Erdebilî(14. yy) Nizamî geleneklerini sürdürerek “Ferhadname” mesnevisini yazmış; Assar Tebrizî(? -1390) ‘sosyal astronomi’ diye niteleyebileceğimiz “Mehr ve Müşteri” adlı mesnevisinde Kopernikus’dan önce Güneş Merkezli Gezegenler sisteminin teorisini vermiştir.

14. yy’a kadar Azerbaycan coğrafyasında Türkçe eserlerin yazıldığını bilmemize rağmen elimize ulaşan en erken belge İzzeddin Hasanoğlu’nun (? -1360) 13. yy sonu 14. yy başlarında yazıldığı tahmin edilen iki gazelidir. Türkçe şiirlerinde ‘Hasanoğlu’ Farsça şiirlerinde ‘Pur-i Hasan’ mahlasını kullanan bu şair hakkında Devletşah Semerkandî’nin verdiği çok kısa bilgi dışında hiçbir şey bilinmemektedir. Ama elimizdeki gazellerin dili artık bu dönemde Azerbaycan Türkçe’sinin bir edebiyat şiir dili olma açısından büyük yol kat ettiğinibir geleneğin oluştuğunu göstermektedir. Hasanoğlu’nun ilk şiirinde Farsça şiir geleneğinin hâlâ etkili olduğu görülmektedir.

Apardı könlümi bir hoş gemer yüz canfeza dilber.
Ne dilber? Dilber-i şahid. Ne şahid? Şahid-i server.

Men ölsem sen büt-i şengül sürahi eyleme gül gül.
Ne gül gül? Gülgül-i bade. Ne bade? Bade-yi ehmer.

İkinci şiir ise şairin artık Türkçe’ye hakim olduğunu çeşitli deyim ve teşbihleri hiç zorlanmadan kullandığını ortaya koyar:

Necesen gel ey yüzi ağum benim
Sen erittin odlara yağum benim.

And içerem senden artıg sevmeyem.
Senin ile hoş keçer çağum benim.

Kışladım kapunda itlerün ile
Oldu küyin üste yaylağum benim.

Hasanoğlu’nun sadece iki şiiri günümüze ulaşsa da bu şiirler ilk olmaları açısından büyük önem kazanmaktadır. Türkçe divanı günümüze tam olarak ulaşan ilk şair Kadı Burhaneddin’dir (1344-1398) . 1393 yılında yani şair henüz hayattayken kopyalanan bu divanda 319 gazel 20 rubai 108 tuyug ve birkaç müfret bulunmaktadır. Tuyug türünü divan edebiyatına ilk getiren şair olan Kadı Burhaneddin’in eserlerinde aşk ve kahramanlık motifleri ağır basar. Dili sade ve canlı halk konuşma dilidir:

Könlüni garahladı göz garası
Gör meni nene saldı göz garası
Dirilmek yeg tağınğan imkan var
Necesi dirile eşg avarası

Bu dünya bir nefes üçün olmış yalak
Dibi yahındır onun degil irah
Zülfüni tağıtma cem eylebegüm
Yohsa olur bu cahan alah-bulah

Şairin şiirlerinde zaman zaman görülen vezin ve ifade hataları Azerbaycan edebiyat dilinin bu dönemde henüz tam işlenmediğini göstermektedir. Bu dil daha sonraları Nesimî tarafından geliştirilecekFuzulî’yle de zirveye ulaşacaktır.

14. yy sonuna doğru Azerbaycan Türkçe’sini Farsça ile rekabet edebilen bir şiir dili seviyesine yükseltenbu şiire Felsefî derinlikmücadele ruhu getiren şair İmadeddin Nesimî’dir (1369-1417) . Şemaha’da doğduğu kuvvetle muhtemel olan şair mükemmel bir eğitim almışTürkçeFarsça ve Arapça olmak üzere üç dilde şiirler yazmıştır. Dinî ve tasavvufî fikirlerin yoğun olduğu ilk şiirlerini ‘Hüseyni’ mahlasıyla yazmış Fazlullah Naimî ile tanıştıktan sonra (1394) Hurufiliğe meyletmiş ve Nesimî mahlasını almıştır. Bundan sonraki şiirlerinde Hurufiliğin propagandasına önemli yer verse de dünyevî konulu şiirlerinde aşkıen yüce varlık olarak gördüğü insanı terennüm eder sosyal adaletsizliğe Timur işgaliyle gelen baskılaraacımasızlığasavaşlara başkaldırır. Naimî’nin idamından sonra (1396) Hurufilerin takip edilmesi Nesimî’yi Azerbaycan dışına çıkmaya zorlar. Bir süre Anadolu’da yaşadıktan sonra Halep’e geçer 1417 yılında burada idam edilir.

Nesimî şiirlerinin temelinde tasavvuf felsefesi yatmaktadır. Bazı şiirlerinde tasavvufla Hurufiliği birbirinden ayırmak olanaksızdır. Temelini Allah fikri oluşturan bu şiirlerde manevî-ahlâkî olgunlaşma yoluyla O’na kavuşma arzusu ön plandadır:

Dilberamen senden ayru ömr-ü canı neylerem?
Tac-ü taht-ü mülk-ü hanümanı neylerem?

İsterem vesl-i camalın ta gılam derde deva
Men senin bimarınam özge devanı neylerem?

İnsana büyük değer veren onu yaratılmışların en yücesien kutsalı sayan şair tüm kainatın ve Tanrının onda tecelli ettiğini söylerinsanı kendisini tanımaya kendisine değer vermeye davet eder:

Mende sığar iki cahan men bu cahana sığmazam
Gövher-i la-***** menemkövn-ü *****a sığmazam
Veya:
Ey özünden bihabergel Hakkı tanısendedir
Gel vücudun şehrine seyret gör anı sendedir.

Filozof bir şair olarak karşımıza çıkan Nesimî dünyayı anlamaya kainatta var olan nesnelerin olayların sebebini özünü akıl gücüyle ön yargılardan uzak bir şekilde ortaya çıkarmaya çalışır:

Dün-ü gün müntezirem men ki bu pergar nedir?
Künbed-i çerh-i felek gerdiş-i devvar nedir?

Feleyin esli nedendir meleyin nesli neden
Ademin suretine bunca telebkar nedir?

Güneşin gürsü neden yer üzüne şö’le verir?
Yene bir me’şelde nur nedirnar nedir?

Nesimî dinî-tasavvufî ve Hurufilikle ilgili şiirlerinde nispeten ağır bir dil kullansa da dünyevî aşkı terennüm eden gazelleri canlı halk diline daha yakındır:

Düşdü yene deli könül gözlerinin hayaline
Kim ne bilir bu k? nlümün fikri nedirhayali ne?

Al ile ala gözlerin aldadıb aldı canımı
Alını gör ne al eder kimse irişmez aline.

Nesimî divan edebiyatını bedii dil ifade vezin şekil ve tür açısından zenginleştirmiş ona Felsefî bir içerik kazandırmış bu edebiyatın gelecek inkişaf yolunu etkilemiştir. 15. -16. Yy’lar Azerbaycan tarihi ve edebiyatı için oldukça önemli bir dönemdir. Timuroğulları arasında alevlenen iktidar kavgaları sonucu Azerbaycan topraklarında ilk büyük bağımsız devlet – Karakoyunlular Devleti kuruluyor. Azerbaycan’ın güneyi Irak İran’ın büyük kısmı Gürcüstan ve İrevan toprakları bu devletin idaresine geçiyor. Karakoyunlular Şirvanşahları da kendilerine bağlarlar. 1467’de Akkoyunlylar Karakoyunlular’ı yenerek bu topraklara sahip olurlar sadece Şirvan devleti bağımsızlık kazanır. 16. yy başlarında Safeviyye tarikatı şeyhi Haydar’ın oğlu ve Akkoyunlu Uzun Hasan’ın torunu İsmail Safevî iç çekişmeler sonucu zayıf düşen Akkoyunlu tahtını ele geçirerek bu coğrafyada Osmanlı’dan sonra ikinci büyük Türk devletini kuruyor. Merkezî bir devletin kurulması yönetim ve orduda Türk boy beylerine üstünlük verilmesi özellikle Türkçe’nin devlet dili ilan edilmesi ülkenin ekonomik ve kültürel hayatına bir canlılık getirdiği gibi bilimin sanatın ve edebiyatın da gelişmesini etkiledi. 14. yy’da temelleri atılan millî edbiyat hızla gelişerek en iyi temsilcilerini yetiştirdi millî vezin olan hece divan edebiyatına girdi.

Bu dönemin Türk edebiyatları için önemli bir özellik de hiç şüphesiz Türkistan coğrafyasında ortaya çıkan Nevaî ekolü idi. 15. yy’ın ikinci yarısında Türkçe’nin divan edebiyatında kendine layık bir yer tutması için mücadeleye başlayan Nevaî yazdığı eserlerin konusu edebi ve dil özellikleri ile kısa bir zamanda tüm Türk edebiyatlarını etkilemişti. 15. -16. yy’lar Azerbaycan edebiyatında karşımıza çıkan eski Çağatay- Özbek Türkçe’sinin kelime ve terkipleri bu etkinin boyutlarını göstermektedir. Bu dönem Azerbaycan edebiyatı kendisi de aynı zamanda diğer edebiyatları etkileyecek duruma gelme yolundadır. Artık 15. yy ortalarında bir çok şairin Azerbaycan’dan Türkistan ve Anadolu’ya giderek faaliyetlerini burada sürdürdüklerini büyük saygı kazandıklarını görmekteyiz. Bunlardan Hamidi İsfahanî (1407-?) 1456 yılında İstanbul’a gelerek Fatih Sultan Mehmet’in sarayına kabul edilmiş ve Türkçe şiirleri ile meşhur olmuştur. Nevaî ile şahsen tanışmış olan Besirî adlı şair ise Nevaî divanını Anadolu’ya getirerek burada tanınmasını sağlamış kendisi de uzun süre Türkiye’de yaşayıp eserler vermiştir.

Şair ve tarikat şeyhi olan Şah Kasım Envar (1356-1434) hayatının büyük kısmını Herat ve Semerkant’ta geçirmiş ve burada bir tekke kurmuştur. Başta Nevaî olmakla bir çok şairi etkileyen Şah Kasım Envareserlerinin çoğunu Farsça yazsa da divanında Türkçe şiirlere yer vermiştir:

Oda yahasan canım sen
Yere tökesen ganım sen
Çelebi dilim canımsan
Çelebi bizi unutma.

Bu dönemin önemli şairlerinden birisi de Kişverî’dir. Akkoyunlu sarayında yaşayan Safevî’ler döneminde pek rağbet görmeyen Kişverî’nin sadece Türkçe ile yazılmış şiirlerinin büyük çoğunluğu aşk üzerinedir. Şair halk edebiyatından önemli ölçüde etkilenmiş Arapça-Farsça terkipler ve kelimeler yerine eski Türkçe kelimeleri kullanmıştır. Nevaî sanatına büyük değer veren Kişverî kendisinin ondan eksik bir şair olmadığını ama Hüseyin Baykara gibi bir hamisi olmadığı için tanınamadığını söylüyor:

Kişverî şe’ri Nevaî şe’rinden eskik imes
Behtine düşseydi bir Sultan Hüseyn-i Baygara.

Kişverî kendinden sonra gelen şairleri özellikle Hataî ve Fuzulî’yi büyük ölçüde etkilemiş Azerbaycan Edebiyatının gelecek inkişafına yön vermiştir. 514 Çaldıran savaşından sonra bir çok şairi İstanbul’dasultan sarayında görüyoruz. Bunlardan Hebibî Sururî Şahî Hazanî(Esirî) vd. şairler burada Azerbaycan edebi ekolünün geleneklerini yaymış ve aynı zamanda Türkistan ile Anadolu edebiyatları arasında bir köprü oluşturmuşlar. Bu şairlerden Hebibî (1470-1520) Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakub’un sarayında yetişmişŞah İsmail Hataî’nin sarayında ‘melikü’ş-şuara’ Sultan Selim’in sarayında ‘sultanü’ş-şuara’ adını almıştır. Hebibî gerek konu ve şekil gerekse de dil açısından divan edebiyatını etkilemiştir.

Millî bir kültür ve edebiyatın gelişmesi için en önemli şartlardan birisi de millî devlettir. Bu açıdan Azerbaycan’da ilk millî devlet olarak kabul edilen Safevîler devletini kuran Türkçe’yi devlet dili ilan edenTürkçe yazan şairleri himaye eden ve kendisi de bir şair olan Şah İsmail Hataî’nin rolü çok büyüktür. Hataî’nin faaliyeti üç yönlüdür: ŞeyhlikŞahlık ve Şairlik. Her üç alanda da Türk değerlerine Türk kültürüne ve Türk geleneklerine dayanmaktadır.

Tarikat şeyhi olarak öncülük ettiği Kızılbaşlık hareketine felsefîtoplumsal ve siyasî yön veren Hataî o dönemde takip edilenhoş görülmeyen Hurufîlik Bektaşîlik Alevîlik Kalenderîlik Haydarîlik Abdallık vs. gibi ‘Türkçü’ sayılabilecek tarikatları yanına almış Kızılbaşlığın dinî temellerini belirlerken eski Türk inanç örf ve adetlerini de göz önünde bulundurarak bunlara İslami bir biçim vermeye çalışmış etrafına topladığı Türk boylarının İslam çerçevesi içinde kendi gelenek ve göreneklerini de yaşayabilmesine imkan yaratmıştır. Hükümdar olunca yanına aldığı ve devlet yönetimini itibar ettiği boylar Ustaçlu Tekelü Varsak Zülkadr (Dulkadir) Kaçar Avşar Şamlu Rumlu Arapkirlu Baharlu Karamanlu gibi Türkmen-Oğuz boyları olmuştur. Bir kaynakta da yazıldığı gibi: “Ömründe ve diyarında kendüye adem dinmeyen bikârlar tuman (tümen) beyleri olup hadden ziyade itibar buldular. İşiten çıktı gitti. ”4 Devlet sınırları içinde asayişin sağlanarak ticaret yollarını tehlikesiz hale getirmesi köylülerden alınan vergileri azaltmasıköprüler medreseler camiler hanlar vs. yaptırarak ülkenin imar ve ümranına çalışması da önemli faaliyetleri içerisindedir.

Konumuz açısından en önemli husus Hataî’nin şairlik faaliyetidir. Farsça’ya ve Arapça’ya ne kadar hakim olduğunu yazdığı birkaç örnekle kanıtlayan Hataî’nin bütün eserleri Divanı Nasihatname ve Dehname mesnevileri Türkçe’dir. Klasik divan edebiyatı türünde yazdığı şiirlerde kendi dinî ve dünyevî görüşlerini ortaya koyan Hataî kendinden önceki Nesimî Hebibî Kadı Burhaneddin Kişverî gibi şairlerden etkilenmişeserlerinin dilinin sade ve anlaşılır olmasına çalışmıştır. Özellikle aşk şiirlerinde içten gelen samimi duygularıgerçek güzeli terennüm etmiştir. Eserlerinin önemli bir kısmını oluşturan dinî içerikli şiirlerinde de Hataî aruz vezninin yanı sıra canlı halk dilinde millî vezin ve şekiller kullanarak her kesimin ruhunu okşayan eserler yazmış çoğunlukla eğitimsiz olan Türk insanının gönlüne girmeyi başarmıştır.

Türkistan coğrafyasında Nevaî Azerbaycan’da Hasanoğlu Nesimî Kişverî Habibî Hataî gibi şairlerin oluşturduğu edebi gelenekler 16. yy başlarında Türk divan şiirini zirveye ulaştıran Türkçe’yi ‘diken’ durumundan çıkararak kamil makbul seçkin bir dil durumuna getiren Fuzulî’nin yetişmesinde etkili olmuştur. Oğuzların Bayat boyundan olan Muhammed Fuzulî (1494-1556) mükemmel bir eğitim almış Türkçe ve Arapça’yı matematik tabiat mantık astronomi felsefe ve ilahîyat gibi ilimleri öğrenmiştir. Klasik divan edebiyatının bir çok üstat şairine yazdığı nazireler edebi bilgilerinin de mükemmel olduğunu göstermektedir. Şairin eserlerinde Hakanî Nizamî Nesimî Hataî dışında Abu Nuvas Nevaî Ahmedî Şeyhî Hayalî gibi şairlerin adlarına rastlamaktayız. Kendinden önceki edebi geleneği çok iyi bildiği içindir ki Fuzulî hiç kimseyi tekrar etmemiş hep yenilikler peşinde olarak ölümsüz eserler yaratmıştır Bu konuda şair bir eserinde şöyle yazar: “Öyle zamanlar olmuş ki geceleri sabaha kadar uyumamış arayıp bulduğum kelimeleri kalbimin kanıyla yazmışım. Sabah yazdıklarımın başka şairlerin eserine benzediğini görünce onları silmişim. Bazen de sabahtan akşama kadar düşünce deryasına dalarak söz elması ile mana gevherini delmekle uğraşmışım. Ama okuyanlar bu fikir anlaşılmıyor bu kelime halk içinde kullanılmıyor ve hoş değil deyince yazdıklarım gözümden düşmüş hatta temize bile çekmemişim. ”5 Fuzulî’nin eserlerinin bu gün bile sevilerek okunmasının sebebi hiç şüphesiz budur.

Fuzulî üç dilde eserler vermiştir. Türkçe yazdığı eserler içerisinde Divanı “Sohbetü’l-Esmar” “Beng-ü Bade” “Leyla ve Mecnun” mesnevileri ve 16. yy Türk nesrinin güzel örneği olan “Şikayetname” (veya Nişancı Paşa Mektubu) Türkçe Divanına yazdığı önsöz ve diğer mektupları (Beyazıd Çelebi’ye Ayaz PaşayaBağdat Kadısı Alaiddin’e vs) yer almaktadır. Bir divanı Hakanî’ye nazire olan “Enisü’l-kalb” kasidesi nesirle yazdığı “Sıhhat ve Merez” (Ruhname Hüsn-ü Aşk) “Heft-Cam”(Sakiname) “Rind-ü Zahid”(Muhavere-yi Rind-ü Zahid) esrleri Farsça yine bir divan ve “Matlaü’l İtikat” adlı felsefî risalesi ise Arapça’dır.

Ayrıca Fuzulî’nin Türk edebiyatları için büyük önemi olan iki tercümesi de vardır. Bunlar “Tercüme-i Hadis-i Erbain” (Kırk Hadis Tercümesi) ve “Hadikat-üs-Süeda” eserleridir. Birinci esere yazdığı küçük ön sözde şair:”Umumi feyz üçün tercümeyi Türki olunur” diye kaydetmektedir. Bu tercüme eserleriyle Fuzulî Türk okurunu başka dillere bağımlı kalmaktan kurtarmayı değerli eserleri kendi ana dilinde okumalarını sağlamayı amaçlamaktadır. Görülen şu ki Fuzulî tüm hayatını şuurlu bir şekilde Türkçe’yi yüceltmeye ona diğer diller arasında layıklı bir yer kazandırmaya adamış ve bunu başarmıştır. Fuzulî yazdığı lehçenin Azerbaycan Türkçe’si olduğunu da anlamış ve Türkçe divanının ön sözünde ‘bülega-yi Rum’(yani Anadolu) ve ‘fusaha-yi Tatar’dan(yani Çağatay) onu mazur görmelerini istemiştir. 6

Fuzulî divan edebiyatının hemen hemen bütün türlerinde (gazel kaside muammarubaiterc-i bendmüseddesmuhammes vs.) eserler vermiş bir şairdir. Ama bunların içinde en fazla değer verdiği tür gazeldir:

Gazel bildirir şairin kudretin
Gazel artırır nazımın şöhretin.

Saray edebiyatında hükümdarları meth etmek için genelde kaside türü kullanılır gazel ise ikinci dereceli bir tür sayılırdı. Oysa halk tarafından kolayca ezberlenen ve hızla yayılan tür gazel idi. Fuzulî de halkın ruhuna ve kalbine hitap etmek için gazeli seçmişti:

Gazel de ki meşhur-i devran ola
Okumak da yazmak da asan ola.

Fuzulî gazellerinin merkezînde aşk durmaktadır. Bu şiirlerde genellikle gerçek insani duygular ele alınsa dazaman zaman felsefî – tasavvufî bir kılıfa bürünmektedir. Sevdiğine bir türlü kavuşamayan lirik kahraman mutluluk ve huzuru onun mücerret varlığında arar. Bundan dolayıdır ki Fuzulî sevgilinin güzelliğini ilahî mertebeye yükseltir onu acımasız ilgisiz vefasız bir zalim olarak tasvir eder. Aşık ise bu dertten kurtulmayı istemez çünkü bu hareket saf yüksek arzu ve dileklerinden aşk ve güzellik dünyasından ayrılmak demektir:

Eşk derdile hoşam el çek ilacımdan tebib
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır.

Bu tavır o dönemin ahlak anlayışına tabulaştırılmış gelenek ve yargılarına bir nevi isyan karşı çıkıştır. Fuzulî şiirlerinde gerçek güzelin canlı reel tasvirine de rastlayabiliriz:

Ey üzü gül k? gnegi gülgun-ü donu kırmızı
Ateşin kisvet giyib odlara yandırdın bizi.

Fuzulî sanatının zirvesi sayılan “Leyla ve Mecnun” mesnevisinde işte bu gerçek ve ilahî aşkın sentezini görmekteyiz. Şair bu eseri ile insan sevgisinin muhteşem bir abidesini meydana getirmiştir. Fuzulî’nin eserlerinde aşk tasavvuf konuları dışında sosyal eleştiriye de yer verilmiştir. Toplumdaki olumsuzluklarızulüm ve adaletsizliği dile getiren şair düşmanın güçlü bahtın acı derdin çok dert anlayanın ise olmadığından şikayet etmektedir. Bu sosyal eleştiri “Sohbetü’l Esmar” eserinde daha da keskin bir şekil almaktadır. Allegorik bir şekilde toplum ve saray hayatını ele alan Fuzulî kan dökerek meşhur olmak isteyen hükümdarları kendisi dışında hiç kimseyi beğenmeyen kibirli insanları kısacası kavga ve adaletsizlikle dolu olan kendi toplumunu eleştirmektedir. Aynı keskin eleştiriyi şairin “Beng-ü Bade” mesnevisinde ve orta çağ Azerbaycan nesrinin incisi sayılan “Şikayetname” adlı mektubunda da görebiliriz.

Dil üslup konu estetik düşünce ve Felsefî fikir açısından bir ekol oluşturan Fuzulî özellikle dil yönünden Azerbaycan divan edebiyatında dönüşü olmayan bir süreç başlatmıştır. Fuzulî’nin gelenekleri asırlarca Türk edebiyatlarını etkilemişonları İran tesirinden kurtararak millî bir temele oturtmuştur. 17. -18. Yy’lar Azerbaycan’ın gerek tarihi gerekse de kültürel hayatında ilginç olayların baş gösterdiği bir dönemdir. Millî bir politika yürüten Şah İsmail’den sonra kendilerini İran geleneklerine kaptıran torunları devleti hızla Farslaştırmaya başlamış hatta başkenti Tebriz’den İsfahan’a göçürerek Türk zemininden uzaklaşmışlar. Bu dönemde aralıklarla devam eden Osmanlı – İran savaşları ülkenin ekonomik ve kültürel gelişimini de etkilemiştir. 1729 yılında Safevî tahtının Afşar boyundan Nadir Şah’ın eline geçmesi ve az sonra (1747) onun da öldürülmesiyle merkezî hükümet zayıflamış Azerbaycan topraklarında Kuba Derbent ŞemahıBakü Karabağ Gence Şeki Tebriz hanlıkları Marağa ve Urmiye malikaneleri Şemseddin Kazak İlisu sultanlıkları vb. küçük hanlık ve derebeylikler ortaya çıkmıştır.

Bu dönemde büyük ölçüde Fuzulî etkisinde kalmış olan divan edebiyatının gelişmesini sürdürmesinin yanı sıra halk edebiyatı da hızlı bir yükselişe geçmiştir. 17. -18. Yüzyıllarda Azerbaycan aşık edebiyatının Aşık GaripTufarganlı Aşık Abbas Aşık Abdulla Kerem Dede Sarı Aşık Aşık Alı Hasta Kasım gibi büyük temsilcileri faaliyet göstermiş “Koroğlu” “Aşık Garip” “Aslı ve Kerem” “Tahir ve Zühre” “Abbas ve Gülgez” “Aşık ve Yahşı” gibi kahramanlık ve aşk destanları ortaya çıkmıştır. Ayrıca bazı yazarların halk edebiyatından etkilenerek telif destan yazdıkları da bilinmektedir. Mehemmed adlı şairin yazılı ve sözlü nesir geleneklerini birleştirerek yazdığı “Şehriyar” destanı bu türün en güzel örneklerindendir. Kahramanlık ve aşk destanlarının sentezi olan bu eserde canlı bir konuşma dili ile dönemin sosyal ve politik konularına da değinilmiştir.

Saray geleneklerinden uzaklaşmaya başlayan divan edebiyatı bu zaman halka biraz daha yaklaşmış günlük hayattan alınan konuları ve sosyal – politik olayları mesnevi tarihi manzume manzum hikayelerde ele almıştır. Eserlerin diline canlı halk dilinden kelime ve deyimlerin ata sözlerinin girmesi kahramanların halkın içinden seçilmesi bu dönemin karakteristik ? zelliklerindendir. Diğer bir husus da bazı şairlerin hem klasik divan şiiri türünden aruzla hem de halk şiiri türünden hece ile eserler vermesidir. Savaşlar sonucu olacak ki bu dönem şairlerinin bir çoğunun hayatı hakkında bilgiler günümüze ulaşmamış sadece bazı eserleri bilinmektedir.

Fedaî adlı şairin bir tek ‘Bahtiyarname’ adlı mesnevisi elimizde bulunmaktadır. Fedaî geleneksel Nizamî konularından uzaklaşarak “Sindbadname” tipinde macera konusunu işlemiş edebiyata tüccar esnafdenizci gibi sıradan insanları getirmiştir. Klasik mesnevilerde işlenen adil hükümdar problemine yeni bir boyut kazandıran şair eseri oluşturan 10 hikayenin bir çoğunda iktidara halk içinden birisini getirmiştir. Bu kahramanların yönetimi ele alarak ülkeyi adaletle idare etmesi zulmü haksızlığı ortadan kaldırması divan edebiyatında yeni bir çizginin başlangıcı idi. Muhammed Emanî (1536-1610) de klasik şiir örnekleri dışında “Devesi ölmüş karı” “Tiryekçi” “Hatemi Tai ve Garip” gibi manzum hikayeler yazmıştır.

Manzum hikaye geleneğini sürdüren bir diğer şair de Mesud Mesihî’dir. Elimizde bulunan tek eseri “Verga ve Gülşa”da şair hakkında bazı bilgiler bulunmaktadır. Burada şairin eserini 1628/29 yılında bitirdiği bu zaman 51 yaşında olduğu (dolayısıyla 1577/78 tarihinde doğduğu) “Dane ve Dam”(Yem ve Tuzak) ve “Zenbur ve Esel” (Arı ve Bal) adlı mesnevilerinin de bulunduğu bildirilmektedir. Maalesef son iki eser kayıptır. Mesnevide sık sık kullandığı gazellere bakılırsa şairin bu alanda da eserler verdiği ve belki de bir divanının olduğu anlaşılacaktır. Dil üslup ve vezin açısından Fuzulî’nin “Leyla ve Mecnun” mesnevisinin tesirinde kaldığı açıkça görülen “Verga ve Gülşa” eseri aynı zamanda halk kahramanlık ve aşk destanlarından da büyük ölçüde etkilenmiştir. Fuzulî’nin Mecnun’undan farklı olarak Verga günlerini ağlamakla geçirmiyor sevgilisini kaçıranlarla savaşıyor dayısının ülkesini düşmanlardan kurtarıyor. Eser geleneksel olan trajik değil mutlu sonla bitiyor. Sevgililer öldükten sonra diriliyor ve evleniyorlar.

17. yy şairlerinden olduğu bilinen Melik Bey Avcı da dönemin yetenekli şairlerindendir. Şiirleri 1933 yılında A. Caferoğlu tarafından Berlin’de “Gencine” adlı bir el yazmada bulunmuştur. 17. yy Safevî hükümdarlarından Şah Süleyman’ın (1666-1694) tahta çıkmasına ithaf edilen bu el yazmada şairin 372 beytlik şiirleri yer almaktadır. Fuzulî ve Nevaî tesirinin görüldüğü bu felsefî ve aşıkane şiirlerin dili genelde ağır olsa da şair zaman zaman halk dilinden deyim ve kelimeler kullanmıştır. Ayrıca burada eski Çağatay – Özbek Türkçe’sinden alınmış kelimelere de yer verilmiştir. 17. yüzyıl Azerbaycan edebiyatında Fuzulî geleneklerinin en güzel devamcısı Alican Gövsî Tebrizî’dir. Doğum ve ölüm tarihleri bilinmeyen şair Tebriz’de doğmuşeğitimini Safevîlerin yeni başkenti İsfahan’da almış burada dönemin tanınmış şair ve bilim adamı Mirza Tahir Vehid ile arkadaşlık etmiştir. II. Şah Abbas’ın tarihçisi olan ve Türk Fars Arap Hint dillerinde doksan bin beyitlik şiirleri bulunan Vehid Gövsî Tebrizî’nin bir şair gibi yetişmesinde etkili olmuştur. Şiirlerinden de anlaşıldığı gibi şair saraydan uzak sade bir hayat sürmüştür.

Gövsî’nin Divanının biri İngiltere diğeri Gürcistan’da olmak üzere iki nüshası bilinmektedir. Divan’da şairin gazel muhammes müseddes terc-i bend terkib-i bend rubai türlerinden şiirleri yer almaktadır. Bunların hepsi Türkçe’dir. Gövsî Tebrizî her şeyden önce bir aşk şairidir. Şiirlerinin çoğunluğu aşk üzerinedir. O da Fuzulî gibi aşkı her türlü makam ve dünya malından üstün görmektedir:

Yeri yeri yoluna ey esir-i devlet hey
Ki mal ile ele düşmez giran behadır eşk.

Onun özü sözü ger derd-ü dağ-i alemdir
Veli ne derdin olursa ona devadır eşk.

Bunun için de şair aşıkın giyimine değil iç dünyasına bakmayı değer vermeyi talep ediyor:

Zinhar kem libasine kem bakma aşikin
Kim dağın altı kırmızıdır üstü garedir.

Gövsî’nin şiirlerinde sosyal motifler de kuvvetlidir. Şiirlerinde yaşadığı muhiti “Çark-ı Hunhar” adlandıran şairadaletsizliğe haksızlığa eşitsizliğe isyan ediyor çalışan üreten gönlü açık insanların zor hayat sürdüğünü dile getiriyor.

Karadır ruzigârı her kimin kim gönlü rövşendir
Bilir her tıfl-i mektep kim yazılmaz ağ ağ üste.

“Zemane her kimi yandırdı ben kebap oldum” diyen şair bunları dile getirememekten yakınmaktadır:

Haray kim ne dilim var ne bir dil anlayanım
Egerçi ney kimi cismim fegan ilen doludur.

Bu motifler Fuzulî’ye nazire olarak yazdığı “Söz” redifli gazelinde de bulunmaktadır:

G? rmenem bir hemnefes ta eyleyem izhar s? z
Yoksa kim ney tek menim sinemde hem çok var s? z.

Verilen örneklerden de görüldüğü gibi Gövsî canlı güzel bir Türkçe kullanarak şiirlerinin estetik gücünü artırmayı Türkçe’yi aruz veznine uygun bir duruma getirmeyi başarmıştır. Kullandığı “Bir arka ki gele su var ümid bir de gele” “Ağzı şirin eylemez helva demek helva gibi” “Boyun belasın alım kanı kan ile yumak olmaz” vs. gibi deyim ve atasözleri de şiirlerine bir canlılık kazandırmıştır.

Fuzulî’den sonra sadece Türk edebiyatını değil Fars edebiyatını da etkileyen bir diğer şair Saib Tebrizî’dir (1601-1676) . Genç yaşlarında I. Şah Abbas’ın (1587-1629) tehcir siyaseti sonucu ailesi ile Tebriz’den yeni başkent İsfahan’a göç etmek zorunda kalan Saib seyahate çıkmış Irak-i Arab’ı Anadolu’yu gezmiştir. İsfahan’a döndükten sonra Şah Abbas tarafından ilgi görmeyen şair 1626 yılında bir daha buradan ayrılmışbir süre Kabil hakimi Nevvab Mirza’nın Hindistan hükümdarı Cihan Şah’ın yanında bulunmuş ve buralarda büyük saygı görmüştür. Altı yıl burada kaldıktan sonra yine İsfahan’a dönmüş bir süre saraydan uzak yaşadıktan sonra II. Şah Abbas’ın (1642-1666) sarayına girmiş ve “Melik-üş Şüera” adını almıştır. Bu hükümdarın ölümünden sonra saraydan ayrılan şair ömrünün son on yılını saray dışında geçirmiştir. Bu yıllar Saib’in hayatının en verimli yıllarıdır. Şair bu yıllarda divanlarını konulara göre yeniden düzenlemiş ve 800 şairin eserlerinden örneklerin yer aldığı 25000 beyitlik meşhur Beyaz’ını (Sefine-i Saib) oluşturmuştur.

Saib Tebriz? ’nin Fars ve Türk dillerinde divanları dışında “Kandaharnâme” adlı mesnevîsi ve henüz bulunamayan “Mahmud ve Ayaz” adlı manzum hikâyesi vardır. Gerek Batılı gerekse de Doğulu (İranHindistan vs.) araştırmacılar tarafından Farsça yazdığı eserlerle ele alınan Saib’in Türkçe eserleri hep dikkat dışı bırakılmıştır. Saib Tebrizî kaside rubai mülemma kıta vb. türlerde eserler verse de şiirlerinin büyük çoğunluğunu gazeller oluşturmaktadır. Lirik şiirlerinde Fuzulî geleneklerini devam ettirmiş ona nazireler yazmıştır:

Tutulmuş könlümü cam ilen şadan eylemek olmaz
El ilen püstenin ağzını handan eylemek olmaz.

Veya;

Elden çıharam zülf-i perişanını görgeç
Huşdan gederem serv-i huramanını görgeç.

Şairin gazellerinde tasavvufî ve dünyevî aşkın yanı sıra sosyal ve ahlâkî görüşleri de yer almaktadır. Aşk konulu şiirlerinde bile Saib zulüm haksızlık ve iftiraya karşı çıkıyor nasihat edici bir tavır takınır. Oinsanları dünya malı için herkese baş eğmemeye arkadaşlıkta sadakatli olmaya çağırır:

Açmagil ağzın görende hal-i mişkin danesin
Egme baş pergâr tek her nökteye dövran üçün.

Yoldaş oldur ki kara günlerde yoldan çıkmasın
Keçme yoldaşdan Hızır tek çeşme-yi heyvan üçün.
Bazı beyitleri ise adeta atasözlerini andırmaktadır:
Ger umarsız ki cavanbaht olasız ahir-i ? mr
Gocalar gedrini zinhar igidlikte bilin.

“Minnet ile dirilik ölümden beter” diyen şairin birçok gazeline bu eğilmez ruh hakimdir. O şiirin şekil güzelliği ile mana güzelliğini birleştirmeye bir estetik-felsefî bütünlük yaratmaya çalışmıştır. Özellikle şiire getirdiği “Sebk-i Hindî” (Hint Üslûbu) ile gazellerindeki öğretici nasihat edici yönü kuvvetlendirmiştir. Şair bir mısrada verdiği fikri ikinci mısradaki örnekle açıklıyor ve tamamlıyor:

Çün k? nül binur olur mütlek inan alur heves
Gaş garalanda çıkarlar yuvadan heffaşlar.

(Yarasalar hava kararınca çıktığı gibi gönül de ilim nuru ile ışıklanmazsa heves ipini koparır.)

Veya başka bir örnekte olduğu gibi:

Cam urmak resmdür saki tutulmuş ay üçün
Seygel-i cam ile pervaz et tutulmuş könlümü.

Bu beyitte de halk arasında yaygın olan bir gelenekten (Ay tutulduğunda kaplara vurarak gürültü koparmak) söz edilmekte ve benzetme yapılmaktadır. Saib Farsça şiirlerinde bile Türkçe deyim ve atasözlerinin çevirisinden yararlanmıştır. Saib Tebrizî vezin şekil konu açısından Azerbaycan divan edebiyatının son klâsik temsilcisi sayılabilir. Çünkü ondan sonra divan geleneği giderek zayıflıyor buna karşın güçlenen halk şiiri gelenekleri yazılı edebiyatta kendine yer edinîyor. Saraydan çıkarak halkın içine karışan şairlerin büyük kısmı aynı zamanda hece vezni ile halk şiiri türlerinde de eserler yazmaya başlıyorlar. Bu husus özellikle şiir dilinin sadeleşmesini canlı halk diline yaklaşmasını sağlamıştır.

Bu dönemde baş gösteren Osmanlı-İran Rus-İran savaşları ayrıca küçük hanlıklar ve derebeylikler arasında geçen savaşlar sonucu birçok şairin eserleri yok olmuş günümüze ulaşmamıştır.

18. yüzyıl şairlerinden Nişat Şirvanî’nin cönklerde bulunan şiirlerine bakılırsa yetenekli şair olduğu Fuzulî etkisinde şiirler yazdığı ortaya çıkmaktadır. Bir şiirinde canlı bir dille sevgilisine hitap etmektedir:

El yaman yahşı deyer gezme bu kaferler ile
Sene yüz kerre dedim gezme müselman gezme.

Dönemin zorlukları insanlarda sadakat ve vefanın kalmayışı ağır hayat şartları şairin eserlerine yansımıştır:

Her tebibe söyledim derdim devasın görmedim
Möhnet-ü derd-ü gemin heç intehasın görmedim.
Bu cahanın bir hegigi aşinasın görmedim
Her kimin çektim cefasın bir vefasın görmedim.

Nişat’ın çağdaşlarından Şakir Şirvanî hem halk şiiri hem de divan şiiri türünden eserler vermiş özellikle Nadir Şah Afşar’ın Şirvan’a hücumunu konu alan “Ahval-i Şirvan” adlı tarihî manzumesiyle bilinmektedir. Tarihî manzume geleneğini sürdüren bir diğer şair de Ağa Mesih Şirvanî’dir. Hayatı hakkında pek fazla bilgi olmasa da 1789 yılında geçen bir olayla ilgili yazdığı manzume bu tarihe kadar yaşadığını göstermektedir. M. F. Ahundzade’nin ve F. Köçerli’nin büyük değer verdiği şairin gazel muhammes müstezad terc-i bend vs. yazdığı Guba hükümdarı Fetali Han için bir “Şahname” düzenlediği bilinmektedir.

“Kıssa-i Şirzad” mesnevisi ve bazı şiirleri elimize ulaşan Mechur Şirvanî de divan edebiyatı geleneklerini sürdüren şairlerdendir. Mesnevisinde Safevî tahtını ele geçiren Nadir Şah’ı Kamil Vezir tipiyle canlandıran şair ona karşı eserin kahramanı Şirzad’ı koymaktadır. İyilikle kötülüğün mücadelesi şeklinde verilen olaylariyiliğin zaferi ile sonuçlanıyor. 18. yüzyıl Azerbaycan edebiyatının yetiştirdiği şairler arasında hiç şüphersiz Molla Veli Vidadî (1707-1808) ve Molla Penah Vagif’in (1717-1797) özel bir yeri vardır. Aşık şiiri ve divan şiirinin yakınlaştığı bu dönemde onlar sadece her iki türden eserler vermemiş divan edebiyatı geleneklerini halk şiirinde başarıyla uygulayarak güzel bir sentez oluşturmuşlar. Gerek halk şiiri ve hece veznini gerekse de Arapça’yı Farsça’yı divan edebiyatını ve aruzu iyi bilen bu şairler halk şiirine yeni hava yeni şekil fikir ve felsefî derinlik kazandırarak Azerbaycan edebiyatının gelişim yönünü belirlemişler. Divan edebiyatının çeşitli türlerinde (gazel kaside muhammes müstezad vs.) eserler veren Vidadî ve Vagif aşık edebiyatının da bayatı geraylı goşma özellikle divan şiirinden gelen muhammes müseddes türlerinde şiirler yazmışlar.

Bir süre Gürcistan hükümdarı II. İrakli’nin ve Gülüstan hanının sarayında yaşayan Vidadî hayatının büyük kısmını doğduğu Şemkir’de katiplik ve müderrislik yaparak geçirmiştir. Zor şartlarda geçen hayatı şiirlerine de yansımış karamsar bir şair olarak tanınmıştır. II. İrakli’nin oğlunun ölümüne yazdığı “Mersiye” Şeki hanı ve bir şair olan Hüseyin Han Müştak’ın öldürülmesiyle ilgili yazdığı “Müsibbetname” eserleri hem şairin kendi hayatındaki zorlukları hem de dönemin sosyal politik olaylarını ele alması açısından ilginç tir:

Eyledi her bir goşun geldikçe bir dürlü savaş
Her tereften koydular can almaga meydane baş.
Keçti müddet düşdü halka eyle bir gehti-meaş
Olmayıb bir böyle zillet mutlaka alemde faş
Gelmeyib böyle müsibbet Rum’e ya İran’e bak.

Aşık şiiri türünden yazdığı eserlerde her ne kadar sade anlaşılır bir dil kullansa da divan edebiyatı türündeki şiirleri bir o kadar ağır Fars ve Arap terkipleriyle doludur. Ama yine de aşk konulu gazellerinde bir akıcılıkahenk ve melodi hissedilmektedir:


Bir cam getir saki bu d? vran bele kalmaz
Ten bir gün olur hak ile yeksan bele kalmaz.

Vidadî’nin de kurtulamadığı divan edebiyatında yüzyıllarca süregelen keder hicran hasret şikayet sitem motifleri ile dolu klâsik şiirin karşısına yaşama sevinci coşku neşe hayattan zevk alma duyguları ile dolu bir şiiri Vagif koymuştur. 1717 yılında Gürcistan sınırındaki Kazak bölgesinde doğan şair ömrünün 50 yılını Karabağ Hanlığı’nın başkenti Şuşa’da geçirmiş sarayda büyük makamlara getirilmiş ülkenin iç ve dış politikasını etkileyen kararlara imza atmıştır. İran hükümdarı Ağa Muhammed Şah Kaçar’ın ilk kuşatmada Şuşa’yı alamamasında şehrin savunmasını organize eden şair Vagif’in büyük rolü olmuştur. Bu yüzdendir ki 1797 yılında şehri ele geçiren Kaçar’ın ilk sırada hapsettirdiği kişi Vagif’tir. İdamını beklerken şahın öldürülmesi haberini alan şair “Ey Vidadî gerdiş-i dövran-i keç reftare bak” mısrası ile başlayan gazelinde bunu şöyle ifade eder:

Men fegire emr kılmıştı siyaset etmeye
Saklayan mezlumu zalimden o dem gaffare bak.

Kurtaran endişeden ahenger-i biçareni
Şah üçün ol midberi tebdil olan mismare bak.

Kaçar’ın elinden kurtulan şair fazla sevinemez. İktidarı ele geçiren Han’ın yeğeni Muhammed Bey Cevanşir amcasının en sadık adamı gibi ilk önce şairi idam ettirir (1797) . Şuşa şehrinin Kaçar ordusunun askerleri tarafından yağmalanması sırasında Vagif’in şiirlerinden büyük kısmı yakılmış yok edilmiştir. Bunların arasında kaynaklarda sözü geçen divanı da bulunmaktadır. Vagif hece vezni ile yazılan millî şiirde bir ekol oluşturmuşgerçek güzeli gerçek aşkı sıradan insanların hayatını terennüm eden şiirlerinin dil üslup konu ve estetik-felsefî yönüyle Azerbaycan edebiyatına yön vermiştir. Klâsik tarzda yazdığı şiirlerde de bu hususlaraözellikle dil malzemesine büyük önem veren şair Arapça Farsça terkiplerin karşılıklarını bularak kullanmışdivan şiirine atasözlerini deyimleri halkın düşünce tarzını ve esprilerini getirmiştir.

Aşk üzerine yazdığı bir gazelinde dostu Vidadî’ye esprili bir şekilde artık ihtiyarladığını aşık olamayacağınıbu tür işleri kendisi gibi gençlere bırakmasını tavsiye eder:

Ey Vidad? gemi hicrane giriftar olmak
Bir sene bir mene bir Yusif-i Kenan’e düşer.

Eşke düşmek sene düşmez kocalıbsan bele dur
Bele işler yene Vagif kimi oğlane düşer.

“Geldim” redifli gazelinde kullandığı terkipler canlı konuşma dilinden alınmıştır:

Çıktım başmak seyrine edib seyr-i çemen geldim
Ayak üsten Kazak’a bir gedib g? rdüm veten geldim.

Vagif’in hayatının son yıllarında yazılmış “Bak” ve “Görmedim” redifli muhammeslerde seslenen şikayet ve sitem motifleri dolayısıyla bazı araştırmacılar şairin bu dönemde kötümserliğe yöneldiğini kaydetmekteler. Oysa bunlar kötümserlik değil savaşlara haksızlıklara adaletsizliğe ihanete karşı bir isyan bir itiraz haykırışlarıdır. “Men cahan mülkünde mütlek doğru halet görmedim” mısrasıyla başlayan muhammesinde şair şöyle demektedir:

Muhteser kim beyle dünyadan gerek etmek hezer
Ondan ötrü kim deyildir öz yerinde heyr-ü şer.
Aliler hak-ü mezellette deniler m? ’teber
Sahib-i zerde kerem yoktur kerem ehlinde zer.
İşlenen işlerde ehkam-ü leyakat görmedim.

Vagif divan ve halk şiirinin geleneklerini başarıyla bir araya getirerek millî şirin gelişimini etkilemiş bu şiire gerçek aşkı ve güzeli halkın yaşam gelenek ve göreneklerini canlı dilini getirmiştir. 19. yy. Azerbaycan edebiyat tarihinde köklü değişiklikler dönemi olmuştur. Klâsik divan şiiri varlığını korumaya devam etse deartık eskisi gibi edebiyatın esas çizgisini oluşturamıyordu. Vagif geleneklerin etkisiyle gelişen millî şiir ve Avrupa edebiyatlarından alınan yeni türler (hikâye tiyatro oyunları vs.) kendine yer açmaya başlamıştı. 19. yy. edebiyatına damgasını vuran bir diğer husus da maarifçilik hareketi olmuştur. Maarifçiler Azerbaycan Türklerinin ve genellikle tüm Türk dünyasının içinde bulunduğu içler acısı durumu eğitimsizlikle açıklıyor ve çıkış yolunu okullar açmakta ilim ve edebiyat aracılığıyla halkı aydınlatmakta görüyorlardı. Bu hareketin etsisi ile divan edebiyatına maarifçi fikirler sosyal eleştiri ve mizahî motifler girmeye başlar.

19. yy’da klâsik şiir geleneklerinin yok olmasını engelleyen genç şairlere bu edebiyatın sırlarını öğretençeşitli bölgelerdeki şairler arasındaki irtibatı sağlayan kurum şiir meclisleri idi. “Encümen-i Şuara” (Ordubad-Nahçıvan) “Fevcü’l-Füseha” (Lenkeran) “Meclis-i Üns” ve “Meclis-i Feramuşan” (Şuşa-Karabağ) “Gülüstan” (Guba) “Divan-i Hikmet” (Tiflis Gence) “Beytü’s – Sefa” (Şemaha) “Mecmeü’ş – Şüera” (Bakü) vb. şiir meclisleri Seyit Azim Şirvanî Bahar Şirvanî Hurşid Banu Natevan Fatma Hanım KemineMirza İsmail Gasir Mir Möhsün Nevvab Hacı Ağa Fegir Abullabey Asî gibi birçok şairin yetişmesinde etkili olmuştur. Ayrıca bu dönemde Kuzey Azerbaycan’da Mirza Şefi Vazeh Kasım Bey Zakir Mirza Bakış NedimBaba Bey Şakir Kazım Ağa Salik; Güney Azerbaycan’da Fazılhan Şeyda Endelib Karacadağî Seyid Ebülkasım Nebatî gibi şairler de klâsik tarzda şiirler yazmaya devam ediyordu.

Bu dönemde divan şiirinin en büyük temsilcisi hiç şüphesiz Seyid Azim Şirvanî’dir (1835-1888) . Eserlerini Türkçe ve Farsça olmak üzere iki dilde yazan şairin 1892 yılında Tebriz’de yayınlanan Türkçe divanı üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde çoğu kaside olmakla muhammes hiciv müseddes vs. şiirleri; ikinci bölümde altı yüz civarında gazel birkaç rubai ve kıtaları; üçüncü bölümde ise yüz civarında manzum hikâyesi yer almaktadır.

Şairin kasidelerinin bir kısmı dönemin tanınmış kişilerine yazdığı methiyeler diğeri ise çeşitli tarihî sosyal ve politik kolular üzerinedir. Gazellerinin konusunu ise genelde aşk dinî ve felsefî motifler oluşturmaktadır. Bu şiirlerinde Fuzulî’nin büyük etkisi görülmektedir:

Öldürür gahi dirildir aşiki gamzen oku
Türfe sahirdi ki hem can-bahş hem celladdır.

Dönemine göre derin bilgisi klâsik şiir geleneğine aşina olması Seyid Azim Şirvanî’nin şiirlerine şekil ve anlam güzelliği kazandırmış onun çağdaşları arasından sıyrılmasına sebep olmuştur:

Ebr ağlayanda hande eder gönçe-yi çemen
Şayet ki hande eyleye ol afet ağlaram.

Şair gazel kaside hiciv özellikle manzum hikâyelerinde yer alan maarifçi fikirlerle de toplum hayatını etkilemiştir. Divan edebiyatı 19. yy’da Kuzey Azerbaycan’da ağırlığını giderek kaybetse de Güney’de koruyabilmiştir. Bu dönemin en iyi temsilcileri Endelib Karacadağî ve Nebat? ’dir.Endelib Karacadağî’nin gazel kaside muhammes rubai vs. gibi şiirlerinden oluşan divanı dışında en önemli eseri “Kıssa-yi Leyli ve Mecnun” mesnevisidir. Fuzulî’nin eseri ile aynı vezinde ve onun etkisiyle yazılmış mesnevinin en önemli özelliği şairin kendi aşikane maceralarının da yer almasıdır. “Hançobanı” mahlası ile de şiirler yazan Seyid Ebülkasım Nebatî ise Türkçe ve Farsça şiirlerin yer aldığı yedi bin beş yüz mısralık bir divan bırakmıştır. Aynı zamanda Vagif etkisinde hece vezniyle şiirler yazan Nebatî’nin eserlerinde canlı bir dil ile dünyevî ve ilâhî aşkın terennümünü görmek mümkündür.

Divan şiiri gelenekleri Azerbaycan’da hiçbir zaman tümüyle yok olmamış ayrı ayrı şair ve yazarlar ta 20. yy’ın sonlarına kadar bu türden şiirler yazarak bu geleneği sürdürmüşler. 20. yy ortalarında Aliağa Vahid gibi bir gazel ustasının ortaya çıkması bu faaliyetlerin sonucudur









Mehmet emin Resulzade
Türkistan’da olduğu gibi Kafkasya’da da İslam ve Türk ahali şayan-ı i’timad olmayan bir unsur gibi telakki edilerek idare işlerinden uzak askerlikten de mu’af tutuluyordu. Halbuki Gürcülerle Ermeniler bi’lakishizmete alınıyor devletin en yüksek memuriyetlerine kadar yükseliyorlardı. İdare merkezinin Tiflis’de te’sis ile bir çok maarif müesseselerinin dahi burada temerküzü Gürcü unsuru ile Ermeni unsurunu ayrıca takviye ediyordu.

Çar idaresinin tatbik ettiği muhaceret siyasetinden bi’lhassa Türk Kafkasya mutazarrır oluyordu. Dağıstan’ın Sulak havalisindeki zira’ate salih arazisini Rus kazaklarına / / verdiği gibi çarizm Terek havalisindeki te’sis ettiği Sünce hattina mümasil olarak Aras sahilinde münbit Muğan ovası ile Şamahı kazasının en halis-hiz topraklarına Rus köylülerini iskân ediyordu ki bu siyaset hâlâ devam etmektedir. Kafkasya’nın istilası esnasında tek bir Rus ahalisi olmayan Şarkî Kafkasya’nın hal-i hazırda nüfus-ı umumiyesinin % 10’u Rustur. Hele şehirlerin bi’l-hassa Bakû nun Ruslaştırılması feci’ bir hadisesidir. Bakû nüfusunun % 30’u Rustur. Rus idaresi Türk Kafkasya’nın yalnız Rus unsurunu değil Ermeni unsurunu dahi kısmen takviye etmiştir. Meselâ Bakû hanlığında Ermeni ahalisi üç beş aileye münhasır iken hal-i hazırda Ermeni ahalisi miktarca şehrin üçüncü unsurunu teşkil etmektedir.

Çar devrinde müslümanlar hakkındaki kayıtlar yalnız bununla tahdid edilmiyordu. Millî intibah ve birliği çetinleştirecek tedbirler dahi unutulmuyordu. Mezhep ihtilafı hususî surette körükleniyor; “idare-i ruhaniye”namı ile vücuda getirilen dinî teşkilat Şiiler için “şeyhü’l-islam” sünnîler için “müftü” ünvanlarını ha’iz reislerinin idaresi altında resmî hükümet müesseselerine rabt olunuyor; “Ali” ve “Ömer” mektebleri namında her mezhep ehline mahsus mektebler vücuda getiriliyordu. Gürcü asilzadeleri ile Azerbaycan beyleri arasındaki gözettiği farkı çarizm İslam uleması hakkında vücuda getirdiği bu teşkilatta da gözetmişti. Gürcü patriyarhı ile Ermeni katalikosu gibi müslümanların da “şeyh” ve “müftü” leri vardı. Fakat rütbe ve ihtirama gelince ötekiler mu’ayyen bir kiliseyi ve cemaati temsil eden muhterem birer mümessil iken berikiler ale’l-ade polis zabitinden daha az bir maaşla istihdam olunan birer “çinovnik (memur)”den ibaret idiler. Garip değildir ki menşe’ ve tekâmülünü sade Rus çarizminin iradesinden değil bir dereceye kadar millî tarihinden alan Gürcü asilzâdegân teşkilatı ile Ermeni kilise teşkilatı bu iki komşu milletin hayatında mühim roller oynadıkları halde sırf Rus entrikası ile hayata gelen Kafkasya beyleri ile “defter mollaları”nın*[1] millî Azerbaycan hayatında müessese olarak müsbet rolleri yoktur.


--------------------------------------------------------------------------------

Ekseriyetle Rus mektebine alınarak terbiye olunan bey çocuklarını Ruslaşmış gibi gören halk resmî hükûmet hizmetine giren mollaya da “defter mollası” demiş kendisine kati’yyen ısınamamış bir çok “mü’minler” bu gibi “molla”ların arkasında cema’at namazı kılmayı bile ca’iz görmemişlerdir./ /

Hıristiyanlık mefkuresi ile te’essüs eden çar emperyalizmi tarihî vazifesini İslâm dünyası ve bi’l-hassa Türk âlemi ile mücadelede görüyordu. Bunun için de o ahiren te’sis edilen belediye intihablarında müstemleke ahalisi gibi gördüğü müslümanları Hıristiyanlardan tefrik ederek hukukça tahdid ediyor; bir şehrin ahalisi ekseriyetle müslüman olsa bile meclis-i umumî azasının nısfından fazlasını teşkil edemeyeceğini tahakkuk ettirmek adaletsizliğinde bulunuyordu. Bu tedbir bi’l-hassa Rus çarizminin kılavuzluğunu yapan Ermeni burjuvazisinin tefevvukunu himaye için yapılıyordu. Kafkasyalı bir müslüman Türkistan’da mülk alması memnû idi. Halbuki Rusya’nın en hukuksuz ve zavallı bir mahlukunu teşkil eden yahudî bile bu haktan mahrum değildi.

Bütün bu tedbirlerle Rusya hükûmetinin istihdaf ettiği bir maksat vardı ki bu da kendisine inanamadığı Türk unsuruna memleketin umumî inkişafı ile mütenasip bir terakkî verdirmemekten ibaret idi. Kafkasya hayatında pek mühim bir terakkî amili olan Bakû-Batum yolunu çektirirken bile o Şarkî Kafkasya’nın iktisadî inkişaf ve medenî ihtiyacını katiyyen nazara almamış Azerbaycan şehirlerinden yalnız Gence’ye temas eden bu yolburada bile şehri istasyonundan pek büyük bir fasılada bırakarak geçmiştir. Fakat Türk ve İslam ahaliye karşı tevcih olunan bütün bu ters tedbirlere rağmen bir tarafdan Rus istilasından hasıl olan nisbî asayişdiğer tarafdan da Maverâ-yı Kafkas demiryolunun te’sisi ile Bakû petrol ocaklarının “kapitalize” edilmesibütün Kafkasya’da olduğu gibi Şarkî Kafkasya’daki yarım feodal Türk cemiyetlerini de ister istemez terakkî ve inkişaf yoluna sevk etti. Şehirlerde Ermeni burjuvazisi ile rekabet edecek müteşebbis Türk tüccar ve burjuvazisi yetişmeğe başladı. Eski hanlıkları teşkil eden vilayetler arasındaki mübadele ve irtibat çoğaldı. Kapitalizmin girmesiyle zira’at ve maldarlık hayatında husule gelen buhran neticesinde köyde tutunamayan Türk eşrafından bir çoğu şehirlere bi’l-hassa Bakû’ya geldiler. Aynı zamanda Türk köylüsü de ameleliğe gelmek zaruretinde kaldı. İbtida beylerin sonra da burjuvaların çocukları tahsile koyuldular. Bu hareket yeni bir zümrenin doğuşunu tebşir ediyordu. Feodal Türk hanlıklarının yerini Türk demokrasisi tutuyordu. Ta’arruz kanunu burada da hükmünü icra ve Rus emperyalizmi inkişaf ede ede kendisini istihlaf edecek demokrasi unsurlarını takviye ediyordu. Yarım asırdan ziyade devam eden sükûm ve maddî refah şüphesiz bu unsurun en mühimi idi./ /

Kapitalizmin tesiri ile iflas eden Gürcü asilzadelerinin iktisadî kudreti (toprak mülkiyeti) muhtekir Ermeni tüccarının eline geçtiği halde Türk beyinin yerini Ermeni değil yine Türk burjuva tutuyordu. Tiflis’deki binalar ekseriyetle Ermenilerin eline geçtiği halde Bakû mülkleri ekseriyetle Türklerde idi. 1905 senesinde Ermeni-Müslüman müsademesinin bu husuta büyük tesiri olmuştur. Bu müsademe şüphesiz ihtilalin Kafkasya’daki in’ikâsâtını zayıf düşürmek için çar hükumeti tarafından düşünülmüş və tahrik edilmiş çok şeytanî bir tedbir idi. Fakat bir defa vuku’ bulduktan sonra bu müe’ssif hadise Türk unsurunu bi’l-âhassa sarstı. İktisatça harsça ve ilimce kuvvetli olmanın zaruretini herkes anladı. Azerbaycan inkişaf tarihini tedkik edenler için hadd-i zatında çok menfî olan bu hadisenin Kafkasya Türklerinin tarihinde oynadığı müsbet rolü görmemek kabil değildir.

1905 senesini müte’akip senelerde Kafkasya’daki Türkler çok terakkî etmiş oldukça inkişaf eseri göstermişlerdir. Şöyle ki çarizmin inhilalini ihzar eden Harb-i Umumî arifesinde Cenûbî Kafkasya yahud Şimalî Azerbaycan Türklüğü artık 1905 ve ondan evvelki zamanlarda olduğu gibi başıbozuk ve şekilsiz bir kütle halinde değildi.

2) KAFKASYA TÜRKLERİNDE EDEBİ ve MİLLİ İNTİBAH
Kafkasya Türklüğü’nün edebî hayatı demek Azerî Türk edebiyatının seyir ve hareketi demektir. Menşe’ itibarıyla Oğuz Türkçesi’nden ibaret olan Azerî lehçesi edebî bir lisan halini aldığı esnalarda daima Azerbaycan havalisinde teşekkül eden siyasî merkezlere merbut bulunduğu için Oğuz Türkçesi’nin İstanbul merkezine tâbî bulunan garb kısmından eski ıstılahla söylersek Osmanlı Türkçesi’nden müstakil bir cereyan almıştır. Azerî lehçesinin teşekkülüne sebep olan en mühim âmil -Köprülü-zâde Mehmed Fuad Bey’in tedkikine göre - Moğol istilasını müte’akip şarka gelen yeni Oğuz kütlelerinin eski Oğuz kütlelerinin lisânî servetine yeni bir çok şeyler ilave etmeleri ile unutulmağa başlamış “Oğuz harsı”nı yeniden canlandırmaları olmuştur. Fuad Bey esasen Selçukî-Osmanlı lehçesinin eski ve ibtidaî şekliyle Azerî lehçesî arasında hemen hiç bir fark yoktur davasındadır. Ortadaki farkı husûle getiren şey ise “Azeri lehçesinin bilhassa Karakoyunlular Akkoyunlular ve Safevîler gibi Türk hanedanlarının idaresi altında Osmanlılar’dan ayrı-hatta mezhep itibarı ile onlara şiddetle hilaf-gîr diğer bir idare-i siyasiyenin nüvesini teşkil etmesidir”*[2]. Azerî / / lehçesini kardeş Osmanlı lehçesinden ayıran âmil aynı zamanda Azerbaycan edebiyatını “Çağatayca”dan da müstakil bir cereyan almaya sevk etmiştir. Maamafih edebî Azerî lehçesinin esaslandığı bu devirde yetişen Nesimi Habîbî ve nihayet Fuzûlî gibi üstadlar yalnız Azerbaycan muhitine münhasır olmayıp lehçelerindeki hususiyete rağmen te’sir itibarı ile bulundukları mekânı aşabildikleri gibi kendilerini teaküp eden zamanları da aşmış ve onlardan büyük Fuzûlî bugüne kadar te’sirini ibka ederek Kaşgar’dan Edirne’ye kadar bütün Türkler’in dahi şairi olduğu gibi Avrupa münekkidleri tarafından dâhî şarkın en hassas ve müstesna şairleri zümresinden addolunmuştur.

Azerî edebiyatı yalnız bahsettiğimiz şu sülaleler devrinde değil bunlardan birinin mü’essisi bulunan Şah İsmâil tarafından bizzat tervîc edilmiştir. Neşrettiği mezhepin propaganda vasıtası olan manzum ilahîler ve Hataî tahallüsü ile şiirler yazan Şah kendilerine istinad ettiği Oğuz ta’ifelerine hitap edebilmek için şiirlerinin mühim kısmını Türkçe yazmıştır. Şah İsmaîl’in ilahileri gibi Şii şairlerin Kerbelâ faciasına ait mersiyelerinin dahi Azerbaycan ve Kafkasya Türkleri arasında edebî Türkçe’nin Farisî edebiyatına karşı mücadelesinde oynadığı müe’ssir rolü tesbit etmek lazım. Şah İsmail’den evvel Erdebil şeyhi sofî ocağına mensup Türk dedelerinin dahi mühitlerine Türkçe hitap ve bu lısanda ilahîler inşâd eyledikleri şüphesizdir.


--------------------------------------------------------------------------------

Bunlardan geçdikden sonra Rus istilâsından evvel Kafkasya’daki mevcud Türk hanlarının sarayları birer edebiyat mahfili teşkil ediyorlardı. Bu mahfillere intisab eden şâirler arasında edebî kıymeti gittikçe daha ziyade anlaşılan Molla Penah Vakıf gibi üstadlar vardır. Vakıf’ın bundan bir çok asır evvel hece vezni ile saf ve temiz bir Türkçe ile yazdığı bediî pek büyük kıymeti haiz olan şiirleri şayan-ı kayddır.

Fakat bütün bunlarla beraber XIX. asır ibtidalarında müteferrik hanlıklar şeklinde Rusya esaretine düşen Kafkasya Türklüğünün millî bir mevcûdiyet gösterdiğini iddia edemeyiz. Henüz ümmet devrinde bulunan Azerbaycan o zaman milî hars tesirlerinden ziyade dinî ve mezhebî rabıtalara merbut idi. Edebî zevklerini kısmen Türkçe şiirler ilahiler ve hatta ozanlar tarafından söylenen destanlar ve âşıkların saz terennümü ile naklettikleri hikâyelerle tatmin eden bir muhit – bütün bunlara rağmen – ruhen ve hissen İran tesirine mağlup idi. Resmî lisan Farisî olduğu gibi Türkçe yazan şairler aynı zamanda Farsça da şiirler yazar ve bunu edipliğin ayrılmaz bir şartı’ addederlerdi. Hanlıkların sukutundan çok / / sonra bile Azerbaycan’ın en değerli âlim ve şâiri Bakûlu Abbaskulu Ağa Şarkî Kafkasya tarihine ait yazdığı Gülistan-ı İrem nam mühim eserini Farisîce yazmıitir. Türk dramaturgluğunun mucidi Ahundzâde Mirza Fethali dahi eserlerinin bir kısmını bu lisan üzre yazmıştır. Pehlivanîler zamanında Azerbaycan atabeyliğinde yaşayan Felekî-i Şirvânî klasik Farisî edebiyatının üstadlarından addolunmaktadır. Nizamî’nin manşe’inde ihtilaf olduğu için onu Azerbaycanlı bir Türk şairi olmasa da Gence’de yaşamış ve bu muhit içerisinde yetişmiş bir şair olarak kabul edebiliriz. Şamahı’dan Bakû’dan Gence’den Derbend ile Tebriz’den bir çok âlîmler şâirler hakîm ve filozoflar çıkmıştır ki eserlerini Farisîce yazmışlardır. Bugün İran Azerbaycanında olduğu gibi bundan 30-40 sene evvel Kafkasya Azerbaycanında (da) tahrirat ekseriyetle Farisî idi; ve kendilerini İranlı bilenler son zamanlara kadar az değildi.

Kafkasya Türklüğü’nün diğer tabirle Şimalî Azerbaycanlılar’ın milliyetlerini idrakleriyle Rusya’nın şimalinde vakî’ Finlandiya kavminin tarihi arasında çok yakın bir müşabehet vardır. Finler kendilerini irşad eden İsveçlilere yalnız dinen değil harsen de meclub olmuşlardı. Fince’yi köylü dili olarak terk eden Fin münevverleri İsveççe’yi kendilerine mal edinmiş tamamiyle tebdil-i milliyet etmişlerdi. Rusya İmparatorluğu Finlandiya’yı işgal altına aldıktan sonra Finleri İsveçlerden ayırmak için Fince’nin edebî bir lisan olarak ihyası için çalışanları siyaseten iltizam eylemiş ve bu suretle istemeyerek millî Fin intibahını tesrî etmişti. Kafkasya’yı istila edince dahi Rusya Şarkî Kafkasya’daki İran nüfuzuna karşı koymak için millî Azerbaycan Türkçesi’nde yazı yazmayı teşvik eylemiştir. Mu’asır Azerbaycan edebiyatının bi-hakkın müe’ssisi addolunan Mirza Fethali meşhur komedilerini Kafkasya valisi Varantsov’un teşviki ile yazmış ve ilk Türk komedisi Tiflis sarayında oynadığı gibi merhumun eserleri dahi valinin matbaasında tab edilmiştir*[3].

“Adû şeved sebeb-i heyr eger Huda hâhed”*[4]

--------------------------------------------------------------------------------

Şark ilimleri ile mükemmel surette mücehhez garp medeniyetinin esasları ile de aşina bulunan Mirza Fethali ile başlayan tiyatro edebiyatı Vezirzâde Necef Bey Hakverdili Abdürrahim Ganizâde Sultan Mecid Neriman Nerimanov ve Memmedkuluzâde Celil gibi muharrirler tarafından devam ettirilmiştir. Münekkidlerce şarkın Moliere’i adlanan (adlandırılan) Mirza Fethali zamanının hayatını kendisine / / mahsus çok kuvvetli bir müşahede ile tahlil eylemiş hayattan aldığı tipleri ve ifadesindeki sadelik zerafet ve mizahla daima yaşar eserler yaratmıştır. Bu komediler Türk ve İslam dünyasında yazılmış ilk tiyatrolardır. Mirza’nın komedileri Farisîce’ye Rusça’ya Almanca’ya İngilizce’ye Fransızca’ya hattâ İsveççe’ye tercüme edilmiştir. Türk tiyatro-nüvisliğinin ilk nümûnesini teşkil eden Hacı Kara şimdi bile Azerbaycan repertuarından düşmez her sene Bakû sahnelerinde sönmez bir merakla temaşa edilir. Mirza’nın istidadlı mu’akkibi olup geçenlerde vefat eden Vezirzâde Necef Bey de Azerbaycan tiyatrosunun ikinci rüknüdür. Mirza tiyatro nev’inden yalnız komedi yazmıştı. Necef Bey yine halk hayatından alınmış mevzu’lar üzerine facia’ yazmayı da tecrübe eyledi. Hem de muvaffak oldu. Sonra Kazan Türkçesi’ne de tercüme olunan Musibet-i Fahreddin’i ile Avrupa medeniyeti ile yeni temasa gelen Türk münevverinin kurûn-ı vustâî hayat ve şerait dahilinde duçar olduğu müşkilat ve facia’yı tasvîr eder. Fakat Necef Bey aynı zamanda Pehlivanân-ı Zamâne komedisi ile münevver denilen zümrenin züppe kısmını teşkil eden pehlivanları da istihza etmeyi unutmamıştır. Azerbaycan facia’sının daha mütekâmil nümûnesini ise hâlâ hayatta bulunan Abdürrahim Bey vermiştir. Saf ve temiz bir Azerbaycan nesri ile yazılan Dağılan Tifak çok kuvvetli orijinal ve ahlakî bir eserdir. Hayatî piyeslerinden ma’ada Abdürrahim Bey (Ağa) Mehemmed şah Kaçar gibi tarihî piyesler Peri Cadu gibi efsanevî fanteziler de yazmıştır. Abdürrahim Bey’le muasır bulunup da şimdi hayatta olmayan Neriman*[5] da hayatî ve tarihî piyesler yazmıştır. Dilin Belâsî’nda bir yalancının akıbetini gösteren “moralist” Neriman “Nadir Şah” nam tarihî facia’sında “münevver istibdad” fikrini idealize etmiştir. Bu asrın muharrirlerinden bulunan Ganizâde Sultan Mecid de güldürücü vodviller yazmıştır.

1905 senesine kadar mu’asır Azerbaycan edebiyatının en zengin kısmını teşkil eden tiyatro edebiyatının belli başlı simaları bunlar idi. Bunlardan ma’ada Doktor Ahundzâde Abdülhalık Talibzade Ahund Yusuf gibi muharrirler tarafından da eserler meydana getirilmiş Avrupa ve Rus dramatörlerinden bir kısmı dahi Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Bu devirdeki edebî intibah yalnız tiyatro yazmakla kalmamiştır. Yazılan eserleri oynayan heveskârlar da yetişmiş bunlardan Zeynelzâde Cihangir merhum ile Alizâde Mirza Ağa gibi komikler epey şöhret bulmuşlardır. Tiyatrodan ma’ada Türkçe bir kaç hikâye ve mensureler de yazılmıştır. Bu hususta dahi mürşidlik Mirza Fethali’ye aittir. “Aldanmış Yıldızlar”namı ile / / yazdığı hikâyesi sonra Neriman Sultan Mecid ve başkaları tarafından yazılan hikâye ve romanların babası addolunabilir.


--------------------------------------------------------------------------------

Şarkî Kafkasya tarihine ait yazdığı “Gülistan-ı İrem” nam eserlerinden başka felsefe coğrafya ve diğer mevzulara ait müte’addid eserleri ile ma’ruf Bakûlu Abbaskulu Ağa ile Avrupa müşteşriklerince ma’ruf olup Türk şivelerinin mukayeseli sarfını vücuda getiren Kazan Darü’l-fünûnu profesörlerinden Derbendli Mirza Kâzım Bey’i bu devirde yetişen âlimlerden addedebiliriz.




[Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
[Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
AyMaRaLCaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
azerbaycan, gencevi, klasik, nizami, sairleri, seyh, Şeyh

Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Nizami - Kuchelere Su Sepmishem azeriqizi N 0 05-04-2013 18:22
Nizami Gencevi (1141-1209) azeriqizi Azerbaycan Tarihi Şahsiyetler 0 04-10-2013 07:13
Azerbaycan Bayrak resimleri azerbaycan bayragi AyMaRaLCaN Azerbaycana Dair Herşey 5 04-03-2012 12:19
Nizami Gencevi azeriqizi Azerbaycan Şairler 0 02-26-2012 21:39


Tüm Zamanlar GMT -1 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:45.
Powered by vBulletin ® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

Azerivideo Azerbaycanyurdu


Genel Türk Web Siteleri